Zafer Haftası, Büyük Taarruz ve Afyonkarahisar’ın Tarihi Sorumluluğu
Her yıl ağustos ayının son haftası geldiğinde Afyonkarahisar’ın havası değişir. Bu topraklarda yaşayan bizler için 25-30 Ağustos tarihleri, takvim yapraklarının üzerinde sıralanmış sıradan günlerden ibaret değildir. Çünkü bundan 104 yıl önce bir milletin yeniden ayağa kalktığı, Anadolu’nun kaderinin değiştiği ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan yolun açıldığı büyük yürüyüş işte bu topraklardan başladı. Bugün üzerinde rahatça yürüdüğümüz yolların, baktığımız dağların, önünden geçip gittiğimiz tepelerin her birinde bundan bir asır önce bambaşka bir hikâye yazılıyordu. O hikâyenin adı bağımsızlıktı, fedakârlıktı, vatan sevgisiydi ve sonunda zaferdi. Afyonkarahisar’ın Zafer Haftası’ndaki yeri işte bu nedenle herhangi bir şehrin millî bayram kutlamasından çok daha farklıdır. Çünkü Büyük Taarruz’un kalbi burada attı. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Türk ordusu, 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’den başlayan Büyük Taarruz ile yalnızca düşman hatlarına saldırmadı; yıllardır savaşlardan yorulmuş, toprakları işgal edilmiş ve geleceği elinden alınmak istenen bir milletin makûs talihini de değiştirdi. Kocatepe’de o sabah verilen emir, birkaç kilometrelik bir cephe hareketinin değil, bağımsız bir devletin geleceğinin başlangıcıydı.
Bugün Kocatepe’ye çıktığımızda gözümüzün alabildiğine uzanan Afyonkarahisar ovasını seyrediyoruz. Fotoğraflar çekiyoruz, törenlere katılıyoruz, konuşmalar yapıyoruz. Fakat zaman zaman kendimize şu soruyu da sormamız gerektiğine inanıyorum: 26 Ağustos 1922 sabahı aynı noktada bulunan insanların ne hissettiğini gerçekten anlayabiliyor muyuz? Önlerinde son derece güçlü şekilde tahkim edilmiş düşman mevzileri, arkalarında ise bütün ümidini kendilerine bağlamış bir millet vardı. Başarısız olma lüksleri yoktu. Çünkü mesele yalnızca bir savaş kazanmak değildi. Mesele, bu milletin kendi vatanında özgür yaşayıp yaşayamayacağıydı. Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa’nın Kocatepe’de sabaha karşı başlayan o tarihi bekleyişini düşünmek bile bugün insana büyük bir sorumluluk yüklüyor. O gün orada alınan kararların sonucunda bugün biz bu şehirde özgürce yaşıyor, gazetelerimizi çıkarıyor, düşüncelerimizi yazıyor, çocuklarımızı kendi bayrağımızın altında büyütüyoruz.
Zaferin hikâyesini yalnızca Kocatepe ile sınırlandırmak da Afyonkarahisar’a haksızlık olur. Şuhut’tan Kocatepe’ye uzanan yol, Büyük Taarruz’un sessiz tanıklarından biridir. Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının Büyük Taarruz öncesindeki hazırlıkları, Şuhut’taki karargâh ve ardından Kocatepe’ye yapılan yürüyüş bugün bile insanın zihninde canlandırdığında tüylerini diken diken eden bir tarih bırakmıştır bize. Şuhut’tan başlayan o yürüyüşün sonunda bir milletin kaderi değişmiştir. Bu nedenle Zafer Yolu’nda atılan her adım aslında geçmişle bugün arasında kurulan bir bağdır. Orada yürüyen gençlerin, çocukların ve vatandaşların sadece bir etkinliğe katılmadıklarını, 104 yıl önce aynı yollardan bağımsızlık uğruna yürüyen insanların izlerini takip ettiklerini bilmeleri gerekir.
Afyonkarahisar, Millî Mücadele’nin yalnızca coğrafi bir noktası değildir. Bu şehir zaferin başlangıç noktasıdır. Büyük Taarruz 26 Ağustos’ta başladı, 27 Ağustos’ta Afyonkarahisar düşman işgalinden kurtarıldı ve Türk ordusunun önündeki yol açıldı. Ardından 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile işgal kuvvetlerinin ana unsurları büyük bir yenilgiye uğratıldı. Sonrasında gelen “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emriyle başlayan takip harekâtı İzmir’e kadar uzandı. Yani 30 Ağustos’ta kutladığımız büyük zaferin ilk ateşi Afyonkarahisar’da yakıldı. Bunun gururunu taşımak elbette hakkımızdır. Fakat bana göre bu gurur, beraberinde büyük bir sorumluluğu da getiriyor.
Biz Afyonkarahisarlılar bazen sahip olduğumuz tarihî mirasın büyüklüğünü yeterince fark etmiyoruz. Başka şehirlerin sahip olmak için büyük çaba göstereceği bir tarih bizim yanı başımızda duruyor. Kocatepe burada. Zafer Yolu burada. Büyük Taarruz’un başladığı mevziler burada. Şehitliklerimiz burada. Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının izleri bu topraklarda. Cumhuriyet’e giden yolun en önemli kilometre taşlarından biri burada. Fakat bu mirası yalnızca 25-30 Ağustos tarihleri arasında hatırlamak bize yakışmaz. Zafer Haftası bittiğinde Kocatepe’yi unutuyorsak, şehitliklerimizi yalnızca resmî törenlerde ziyaret ediyorsak ve çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini yeterince anlatamıyorsak bir yerlerde eksik kalıyoruz demektir.
Özellikle gençlerimizin bu tarihi bilmesini çok önemsiyorum. Bir çocuğa ya da gence “Büyük Taarruz nerede başladı?” diye sorulduğunda Afyonkarahisar cevabını tereddütsüz verebilmesi gerekir. Ama bunun için tarihi yalnızca ders kitaplarındaki birkaç paragraftan ibaret bırakmamalıyız. Çocuklarımızı Kocatepe’ye götürmeliyiz. Şuhut’taki Atatürk Evi’ni göstermeliyiz. Zafer Yolu’nu anlatmalıyız. Şehitliklerdeki isimleri okumalarını sağlamalıyız. Bir mezar taşının önünde durup o insanların kaç yaşında vatan uğruna can verdiğini görmelerini sağlamalıyız. Çünkü tarih, sadece okuyarak değil, hissederek de öğrenilir. Hele ki Afyonkarahisar gibi tarihin tam merkezinde yaşayan bir şehir için bu çok daha önemlidir.
Bugün 104 yıl önceki şartları anlamamız elbette kolay değil. Sabah evimizden çıkıp işimize gidiyoruz, akşam ailemizin yanına dönüyoruz. Çocuklarımız okullarına gidiyor. Bayrağımız gönderde dalgalanıyor. Kendi dilimizde konuşuyor, kendi ülkemizde özgürce yaşıyoruz. Bunların hepsi bize hayatın doğal bir parçasıymış gibi geliyor. Oysa bundan bir asır önce Anadolu’nun dört bir yanında insanlar bütün bunların ellerinden alınmaması için mücadele ediyordu. Kimi cephedeydi, kimi cepheye mermi taşıyordu, kimi son lokmasını askerle paylaşıyordu. Kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla verilen büyük bir mücadelenin sonunda bugün sahip olduğumuz vatan ortaya çıktı. Bu nedenle Zafer Haftası’nı kutlarken yalnızca askeri bir başarıyı değil, bir milletin topyekûn direnişini de hatırlamak zorundayız.
Bir gazeteci olarak yıllardır Afyonkarahisar’da sayısız Zafer Haftası programını takip ettim. Her yıl aynı dağlara baktık, aynı marşları dinledik, aynı bayrağın altında toplandık. Fakat insan yıllar geçtikçe bazı şeyleri daha farklı görüyor. Gençken bir tören olarak baktığınız programa, ilerleyen yıllarda bambaşka anlamlar yüklemeye başlıyorsunuz. Hele bir de çocuk sahibi olduğunuzda, “Bu ülke bize nasıl bırakıldı ve biz çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağız?” sorusu insanın zihninde daha fazla yer ediyor. Çünkü vatan sevgisi yalnızca geçmişle övünmek değildir. Vatan sevgisi, bize bırakılan emanete sahip çıkabilmektir. İşini doğru yapmak, kul hakkı yememek, bu şehre ve ülkeye katkı sunmak, çocuklara iyi bir gelecek bırakmak da vatan sevgisinin bir parçasıdır.
Zafer Haftası’nın bana göre en önemli mesajlarından biri de birliktir. Büyük Taarruz’ukazanan insanların ortak paydası siyasi görüşleri, memleketleri, ekonomik durumları ya da sosyal konumları değildi. Onların ortak paydası vatandı. Anadolu’nun farklı şehirlerinden gelen binlerce insan aynı hedef için yan yana mücadele etti. Bugün birbirimizi en küçük meselelerde kırdığımız, siyasi tartışmaların zaman zaman toplumsal ilişkilerin önüne geçtiği bir dönemde 1922’nin o birlik ruhundan öğreneceğimiz çok şey var. Çünkü bu ülkenin ortak değerleri, günlük siyasi tartışmaların çok üzerindedir. Bayrak hepimizin, vatan hepimizin, Cumhuriyet hepimizin, şehitler hepimizin. Kocatepe’ye çıktığımızda hangi görüşten olduğumuzun hiçbir önemi yoktur. Orada hepimiz aynı milletin evlatlarıyız.
Afyonkarahisar’ın da bu büyük mirası daha güçlü biçimde sahiplenmesi gerektiğini düşünüyorum. Zafer Haftası yalnızca birkaç günlük etkinlik takvimi olarak görülmemeli. Afyonkarahisar’ın tanıtımında Büyük Taarruz ve Zafer Yolu çok daha güçlü bir yere sahip olmalı. Türkiye’nin dört bir yanındaki gençlerin 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de olmayı istemesi, okulların tarih gezilerinde Afyonkarahisar’ı önemli bir durak olarak görmesi, insanların Şuhut’tan Kocatepe’ye uzanan o yolu tanıması gerekiyor. Çanakkale nasıl milletimizin ortak hafızasında çok güçlü bir yere sahipse, Büyük Taarruz’un başladığı Afyonkarahisar da aynı ölçüde güçlü bir tarih bilinciyle anlatılmalıdır. Bunun için kamu kurumlarından belediyelere, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına, turizmcilerden biz basın mensuplarına kadar hepimize görev düşüyor.
Çünkü elimizde dünyada çok az şehre nasip olacak bir hikâye var. Üstelik bu hikâyenin kahramanlarını oluşturmaya, abartmaya veya efsaneler üretmeye ihtiyacımız yok. Gerçeklerin kendisi zaten yeterince büyük. Bir millet yokluk içerisinde ayağa kalkmış, bütün imkânsızlıklara rağmen ordusunu hazırlamış, aylarca büyük bir gizlilik içerisinde taarruz planlamış ve 26 Ağustos sabahı Afyonkarahisar’dan başlayan harekâtla tarihin akışını değiştirmiştir. Bundan daha güçlü hangi hikâyeye ihtiyacımız olabilir?
Zafer Haftası’nda Kocatepe’ye çıktığımızda bir an için kalabalıktan uzaklaşıp ovaya bakmak gerekir. Belki birkaç dakika hiçbir şey söylemeden durmak gerekir. Çünkü o sessizlikte 104 yıl öncesini düşünmek, yüzlerce nutuktan daha etkili olabilir. Sabahın karanlığında mevzilerine ilerleyen askerleri, geride bıraktıkları ailelerini, ceplerindeki belki son mektuplarını, birkaç saat sonra başlarına ne geleceğini bilmeden yürüyen gençleri düşünmek gerekir. Sonra dönüp bugün sahip olduklarımıza bakmak gerekir. İşte o zaman 30 Ağustos’un yalnızca bir tatil günü olmadığını çok daha iyi anlarız.
Bu toprakların altında bizim bugün rahat yaşayabilmemiz için hayatından vazgeçmiş insanlar yatıyor. İsimlerini bildiklerimiz var, bilmediklerimiz var. Mezar taşı bulunanlar var, nerede yattığı dahi bilinmeyenler var. Fakat hepsinin bize bıraktığı ortak bir emanet var: bağımsız Türkiye Cumhuriyeti. O emanete sahip çıkmanın yolu da sadece yılda bir kez şehitlerimizi anmak değildir. Cumhuriyet’in değerlerini korumak, ülkemizi ileriye taşımak, gençlerimize umut verebilmek ve birlik duygumuzu kaybetmemek de bu emanete sahip çıkmanın gereğidir.
104 yıl önce Kocatepe’de başlayan yürüyüş, 30 Ağustos’ta büyük bir zafere dönüştü. O zafer birkaç gün sonra ordularımızı İzmir’e ulaştırdı ve bağımsız Türkiye’nin önündeki en büyük engellerden biri ortadan kaldırıldı. Bugün bizlere düşen görev yeni savaşlar kazanmak değil; o insanların uğruna mücadele ettiği ülkeye layık olmaktır. Bilimde, eğitimde, ekonomide, sanatta, sporda, üretimde ve adalette güçlü bir Türkiye bırakabilmektir. Çünkü geçmişin kahramanlarına gösterebileceğimiz en büyük saygı, onların bize bıraktığı ülkeyi daha ileriye taşımaktır.
Bu hafta Afyonkarahisar yine bayraklarla süslenecek. Kocatepe’de yine binlerce insan buluşacak. Şuhut’tan Zafer Yolu’na yine adımlar atılacak. Şehitliklerde dualar okunacak, törenler yapılacak, marşlar söylenecek. Bütün bunlar elbette çok kıymetli. Fakat ben bu yıl Zafer Haftası’nda herkesin kendisine bir soru sormasını isterim: “Ben bu emanete ne kadar sahip çıkıyorum?”
Çünkü biz sıradan bir şehirde yaşamıyoruz. Biz Büyük Taarruz’un başladığı topraklarda yaşıyoruz. Biz, bir milletin yeniden ayağa kalktığı coğrafyada yaşıyoruz. Biz Kocatepe’nin gölgesinde yaşıyoruz. Ve bunun hem gururunu hem sorumluluğunu taşımak zorundayız. Başta Cumhuriyetimizin kurucusu ve Büyük Taarruz’un Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere silah arkadaşlarını, bu vatan uğruna can veren aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum. 26 Ağustos Büyük Taarruz’un, 27 Ağustos Afyonkarahisar’ın kurtuluşunun ve 30 Ağustos Zafer Bayramımızın 104. yılı kutlu olsun. Bu topraklarda dalgalanan ay yıldızlı bayrağın altında özgürce yaşayabiliyorsak, bunu 104 yıl önce “Ya istiklal ya ölüm” diyerek yürüyenlere borçlu olduğumuzu hiçbir zaman unutmayalım. Zaferin başladığı şehirden, Afyonkarahisar’dan bir kez daha söyleyelim: Bu büyük zaferi unutmadık. Unutmayacağız. Ve gelecek nesillere de unutturmayacağız.