Çocuklarımızı servise emanet ediyoruz!
Afyonkarahisar’da geçtiğimiz günlerde peş peşe yaşanan iki trafik kazası hepimizi bir kez daha aynı gerçekle yüz yüze bıraktı. Şuhut’ta işçileri taşıyan midibüsün devrilmesi sonucu bir vatandaşımız hayatını kaybetti, çok sayıda vatandaşımız yaralandı. Aradan birkaç gün geçti, bu kez Erkmen’de öğrenci servisi ile şehir içi yolcu taşımacılığı yapan bir aracın karıştığı kazanın haberi geldi. Öğrencilerin de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi yaralandı. Öncelikle hayatını kaybeden vatandaşımıza Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına başsağlığı, yaralanan vatandaşlarımıza ve öğrencilerimize geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Ancak peş peşe yaşanan bu olaylardan sonra yalnızca “geçmiş olsun” demekle yetinmek de bana doğru gelmiyor. Çünkü ortada üzerinde ciddi şekilde düşünmemiz gereken bir mesele var: Biz insanlarımızı taşıdığımız araçların güvenliği konusunda gerçekten yapabileceğimiz her şeyi yapıyor muyuz?
Şunun altını özellikle çizmek istiyorum; meydana gelen kazaların nedenleri konusunda elimizde kesinleşmiş teknik bilgiler olmadan herhangi bir sürücüyü, firmayı veya kurumu suçlamak doğru olmaz. Trafik kazalarının çok farklı sebepleri olabilir. Yol şartları, hava koşulları, teknik arıza, sürücü hatası veya başka birçok etken kazaya neden olabilir. Bunların hangisinin söz konusu olduğunu ilgili incelemeler ortaya çıkaracaktır. Benim üzerinde durmak istediğim mesele tek tek bu kazaların kimin hatası olduğu değil, bu kazaların bize hatırlattığı büyük sorumluluktur. Çünkü söz konusu olan öğrenci servisi veya işçi servisi olduğunda aracın içerisinde yalnızca yolcu taşınmıyor. Bir annenin çocuğu, bir babanın evladı, bir ailenin ekmek parası için sabah evinden çıkan ferdi taşınıyor.
Her sabah Afyonkarahisar’da binlerce aile aynı şeyi yapıyor. Çocuğunu evinin önünden veya mahallesindeki servis noktasından araca bindiriyor, arkasından bakıyor ve günlük hayatına devam ediyor. Anne babanın beklentisi aslında çok basit: Çocuğum okuluna sağ salim ulaşsın, dersini görsün ve akşam yine sağ salim evine dönsün. Hiçbir anne baba çocuğunu servise bindirirken aracın lastiğini kontrol etmek zorunda kalmamalı, frenlerinin bakımının yapılıp yapılmadığını düşünmemeli, sürücünün çalışma şartlarını sorgulamamalı veya aracın teknik muayenesini merak etmemeli. Çünkü aile çocuğunu o araca bindirdiği anda birilerine güveniyor. Servis firmasına güveniyor, sürücüye güveniyor, denetleyen kurumlara güveniyor ve sistemin doğru çalıştığına inanıyor.
İşte bu nedenle öğrenci taşımacılığı bana göre sıradan bir ticari faaliyet olarak görülemez. Bir insanın çocuğunu taşıyorsunuz. Bunun sorumluluğu herhangi bir yükü bir noktadan başka bir noktaya taşımakla aynı değildir. Servis aracının teknik bakımı, lastiği, freni, emniyet kemeri, kapısı, sürücünün yeterliliği ve trafik kurallarına uyumu konusunda en küçük bir ihmalin dahi kabul edilebilir tarafı olmamalıdır. Elbette mevzuat var, kontroller var, muayeneler var ve denetimler yapılıyor. Ancak önemli olan yalnızca kâğıt üzerinde şartların sağlanması değil, bu şartların yılın her günü gerçekten uygulanmasıdır.
Aynı durum işçi servisleri için de geçerli. Sabahın erken saatlerinde veya akşam vardiya çıkışlarında onlarca insan aynı araca biniyor. O insanlar evlerinden işe, işlerinden evlerine gidiyor. Bir kısmının evinde çocuğu bekliyor, bir kısmının annesi babası, bir kısmının eşi bekliyor. İşçi servisi denildiğinde bazen mesele yalnızca işletmenin çalışanını taşıması gibi görülüyor ama o aracın içerisinde onlarca hayat bulunuyor. Dolayısıyla işçi taşımacılığında da araçların teknik yeterliliğinden sürücülerin çalışma şartlarına kadar bütün ayrıntıların hassasiyetle takip edilmesi gerekiyor.
Burada özellikle sürücüler konusunda da tek taraflı düşünmemek gerektiğine inanıyorum. Her kazadan sonra kolay olan şoförü suçlamak. Oysa sürücünün hangi şartlarda çalıştığını da sorgulamak gerekiyor. Kaç saat direksiyon başında kalıyor, yeterince dinlenebiliyor mu, bir günde kaç sefer yapmak zorunda, üzerinde zaman baskısı var mı, ekonomik şartlar nedeniyle olması gerekenden daha uzun süre çalışıyor mu? Direksiyon başındaki insanın yorgunluğu yalnızca onun meselesi değildir. Taşıdığı bütün yolcuların güvenliğini ilgilendirir. Bu nedenle taşıma güvenliğini konuşacaksak yalnızca aracın bakımını değil, o aracı kullanan insanın çalışma koşullarını da konuşmak zorundayız.
Bir başka önemli mesele emniyet kemeri alışkanlığımız. Maalesef toplum olarak özel aracımıza bindiğimizde bile özellikle arka koltukta emniyet kemeri konusunda hâlâ yeterli hassasiyete sahip değiliz. Servis araçlarında da benzer bir durum yaşanabiliyor. Oysa emniyet kemeri aracın türüne göre keyfî bir tercih değil, hayat kurtaran temel bir güvenlik tedbiridir. Çocuklarımızı servise bindirirken kemerlerinin takılı olduğundan emin olmayı öğretmeliyiz. Servis görevlileri bu konuda hassas davranmalı, sürücüler hareket etmeden önce gerekli kontrolleri yapmalı ve aileler de çocuklarına bunun önemini sürekli anlatmalı. Trafik güvenliği yalnızca polisin yaptığı denetimle sağlanmaz; evde başlayan bir kültür haline gelmesi gerekir.
Afyonkarahisar açısından üzerinde durmamız gereken başka bir gerçek daha var. Biz karayolu ulaşımının son derece yoğun olduğu bir şehirde yaşıyoruz. Türkiye’nin önemli geçiş güzergâhlarının kesiştiği bir noktadayız. Şehir merkezinde de ilçelerde de ciddi bir araç hareketliliği bulunuyor. Sabah ve akşam saatlerinde okul servisleri, işçi servisleri, şehir içi toplu taşıma araçları, özel araçlar ve ağır vasıtalar aynı trafik içerisinde hareket ediyor. Böyle bir şehirde trafik güvenliğini yalnızca sürücünün dikkatine bırakamayız. Yol düzenlemelerinden kavşaklara, hız kontrollerinden okul çevrelerine kadar bütün sistemin güvenliği desteklemesi gerekir.
Özellikle okul giriş ve çıkış saatlerinde yaşanan manzaraları hepimiz görüyoruz. Bir tarafta servis araçları, diğer tarafta çocuklarını kendi araçlarıyla getiren veliler, yolun karşısına geçmeye çalışan öğrenciler, toplu taşıma araçları ve normal trafik akışı aynı anda hareket ediyor. Bazı okul çevrelerinde birkaç dakikalığına tam anlamıyla trafik düğümü oluşuyor. İşte kazayı önlemek istiyorsak yalnızca kaza meydana gelen noktaya değil, kazanın meydana gelme ihtimalinin yüksek olduğu yerlere önceden bakmamız gerekiyor. Hangi okulun önünde yoğunluk var, hangi kavşakta görüş mesafesi yetersiz, hangi bölgede öğrenciler karşıdan karşıya geçerken risk yaşıyor, hangi güzergâhta servis araçlarının yoğunluğu fazla? Bunları tespit etmek mümkün. Teknoloji de imkân da bunun için var.
Bizim trafik konusunda en büyük yanlışlarımızdan biri, maalesef olay yaşandıktan sonra harekete geçmemiz. Bir kavşakta ciddi bir kaza oluyor, ertesi gün herkes o kavşağı konuşuyor. Bir öğrenci servisi kazaya karışıyor, servisleri konuşuyoruz. Bir işçi servisi devriliyor, işçi taşımacılığını konuşuyoruz. Birkaç hafta geçiyor, gündem değişiyor ve mesele unutuluyor. Sonra başka bir kaza olduğunda aynı soruları yeniden soruyoruz. Oysa trafik güvenliği olaydan sonra hatırlanacak bir konu değildir. Asıl başarı kaza meydana geldikten sonra alınan önlem değil, kazanın meydana gelmesini engelleyen önlemdir.
Denetimlerin de bu anlayışla yapılması gerekiyor. Servis araçlarının okul dönemi başlarken denetlenmesi elbette önemli ancak yeterli değil. Araç eylül ayında kurallara uygunsa mart ayında da uygun olmak zorunda. Sürücünün belgeleri dönem başında tamamsa yıl boyunca aynı şartları koruması gerekiyor. Lastiğin, frenin, emniyet kemerinin, kapının ve diğer güvenlik ekipmanlarının durumu sürekli değişebilir. Dolayısıyla denetimlerin habersiz ve yıl geneline yayılan şekilde devam etmesi, kurallara uyanla uymayanın birbirinden ayrılması gerekir. İşini düzgün yapan servisçi de bundan rahatsız olmamalı. Çünkü sıkı denetim, işini düzgün yapan esnafın da hakkını korur.
Velilere de burada önemli bir görev düşüyor. Çocuğumuzun hangi servise bindiğini yalnızca aracın rengine veya plakasına bakarak bilmemiz yeterli değil. Servis hizmetini kim veriyor, sürücü kim, gerekli belgeler mevcut mu, araçta güvenlik şartları sağlanıyor mu, çocuklar kapasitenin üzerinde taşınıyor mu? Bunları sormaktan çekinmemeliyiz. Bu sorular servisçiye güvensizlik anlamına gelmez. Tam tersine çocuğumuzun güvenliğine verdiğimiz önemin göstergesidir. İşini doğru yapan bir servis işletmecisinin de bu sorulardan rahatsız olacağını düşünmüyorum.
Ancak bütün yükü servisçiye, sürücüye ve denetim yapan kurumlara bırakmak da kolaycılık olur. Trafikte hepimizin sorumluluğu var. Önümüzde öğrenci servisi olduğunda birkaç saniye kaybetmemek için tehlikeli şekilde solluyorsak, okulun önünde “iki dakika duracağım” diyerek yolu kapatıyorsak, yaya geçidinde çocuğa yol vermiyorsak, kırmızı ışığı önemsemiyorsak ve hız sınırını sadece radar gördüğümüzde hatırlıyorsak önce kendimize bakmamız gerekiyor. Trafik kültürü yalnızca ceza korkusuyla oluşmaz. Karşımızdaki insanın hayatına saygı duymakla oluşur.
Peş peşe yaşanan kazaları yalnızca birkaç günlük haber olarak görmeyelim. Şuhut’taki kazada kaybettiğimiz vatandaşımızı birkaç gün sonra unutmayalım. Erkmen’deki servis kazasında yaşanan korkuyu “Neyse ki daha kötüsü olmadı” diyerek kapatmayalım. Bu olaylar bize bir şey söylüyor. İnsan taşıyan her aracın sorumluluğu büyüktür ve bu sorumluluk yalnızca direksiyon başındaki kişiye ait değildir. Aracın sahibinden işletmesine, denetleyen kurumdan yolun güvenliğini sağlayan birimlere, veliden diğer sürücülere kadar uzanan büyük bir zincir vardır. Bu zincirin tek bir halkasında yaşanan aksama bazen geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilir.
Bir anne sabah çocuğunu servise bindirdiğinde aklı okulda kalmalı, yolda değil. “Acaba servis güvenli mi, acaba şoför dikkatli mi, acaba araç bakımlı mı?” diye düşünmek zorunda kalmamalı. Bir işçinin eşi de sabah evden uğurladığı insanın işe giderken servis kazası geçireceğinden korkmamalı. Bunlar bir toplumun vatandaşına sağlayabileceği en temel güvenlik beklentileridir. Bunun için yapılması gereken ne varsa yapılmalı, eksik olan ne varsa tamamlanmalı, denetimde açık varsa kapatılmalı ve gerekiyorsa kurallar daha da sıkı uygulanmalıdır.
Ben bu yazıyla kimseyi suçlamıyorum. Kazaların nedenlerine ilişkin hüküm de vermiyorum. Ancak iki ciddi olayın ardından “Bunlar trafik kazası, olur böyle şeyler” deyip geçmenin de doğru olmadığını söylüyorum. Trafik kazalarını hayatımızın değişmez bir gerçeği gibi kabullenirsek hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Her kazadan sonra “kader” deyip geçmek yerine, önlenebilir olan kısmı bulmak zorundayız. Bir aracın bakımı eksikse tamamlanmalı, bir yol tehlikeliyse düzeltilmeli, bir sürücü fazla çalışıyorsa çalışma şartları gözden geçirilmeli, denetim yetersizse artırılmalı, okul çevresi riskliyse yeniden düzenlenmeli. Çünkü bir insanın hayatını kurtaracaksa yapılacak hiçbir çalışma gereksiz değildir.
Bugün konu trafik ve taşıma güvenliği ama aslında konuştuğumuz şey insan hayatı. Araç değişir, yol değişir, sürücü değişir ama o aracın içerisindeki insanların evlerinde onları bekleyen birileri olduğu gerçeği değişmez. Özellikle çocuklarımız söz konusu olduğunda hata payımızın sıfıra yaklaşması gerekiyor. Çocuğumuzu servis kapısında teslim ederken aslında yalnızca bir yolculuk satın almıyoruz; güven satın alıyoruz.
İşte bu yüzden Afyonkarahisar’da yaşanan son kazaların ardından herkes kendi sorumluluk alanına bir kez daha bakmalı. Servis işletmecisi aracına, sürücü çalışma düzenine, yetkili kurum denetimlerine, belediyeler ve ilgili birimler yolların güvenliğine, veliler çocuklarının kullandığı servislere, biz sürücüler de trafikteki davranışlarımıza yeniden bakmalıyız. Bir eksiklik varsa bugün giderelim. Çünkü yarın yaşanabilecek bir kazanın ardından söylenecek “keşke” kelimesinin hiç kimseye faydası olmayacak.
Çocuklarımızı servise emanet ediyoruz. İşçilerimizi servis araçlarına emanet ediyoruz. Vatandaşımızı toplu taşıma araçlarına emanet ediyoruz. O halde bu emanetin hakkını hep birlikte vermek zorundayız. Bir sonraki kazayı bekleyip aynı şeyleri yeniden konuşmak yerine bugün harekete geçmek zorundayız. Çünkü trafik güvenliğinde gerçek başarı kaç kişiye ceza yazıldığı değil, kaç kazanın daha yaşanmadan önlenebildiğidir.