Orhan Pamuk’un kült romanı Masumiyet Müzesinde Füsun’un ölümü, yalnızca bir trafik kazası olarak değil; yıllara yayılan takıntılı bir aşkın ve toplumsal sıkışmışlığın trajik finali olarak değerlendiriliyor.
Trafik Kazasıyla Gelen Son
Romanın final bölümünde Füsun, Kemal’le çıktığı yolculuk sırasında direksiyon başındayken kaza geçirir ve hayatını kaybeder. Olay yüzeyde bir trafik kazası gibi görünse de, edebiyat çevrelerinde bu ölüm “kaçınılmaz bir son” olarak yorumlanıyor.
Takıntılı Aşkın Yıkıcı Bedeli
Uzmanlara göre Füsun’un ölümü, Kemal’in yıllarca süren saplantılı aşkının sembolik sonucudur. Kemal’in Füsun’u bir özne olarak değil, hatıralar ve nesneler üzerinden sahip olunacak bir figür olarak konumlandırması, ilişkinin dengesini baştan bozar.
Roman boyunca biriken eşyalar, izlenen filmler, ertelenen evlilik hayalleri ve bitmeyen bekleyiş; Füsun’un hayat alanını giderek daraltır.
Toplumsal Baskı ve Sıkışmışlık
1970’ler İstanbul’unun sınıfsal ayrımları ve mahalle baskısı da Füsun’un trajedisinde belirleyici unsurlar arasında gösteriliyor. Füsun, hem ekonomik hem sosyal anlamda Kemal’in dünyasına tam olarak ait olamaz. Bu aidiyetsizlik, karakterin içsel gerilimini artırır.
Ölümden Doğan Müze
Füsun’un ölümü, Kemal için bir bitiş değil; aksine bir başlangıç olur. Romanın merkezindeki müze fikri, bu kaybın ardından şekillenir. Kemal, Füsun’un eşyalarını bir araya getirerek hatıraları somutlaştırır ve aşkı zamanı dondurarak yaşatmaya çalışır.
Edebiyat eleştirmenleri, bu noktada romanın asıl sorusunun ortaya çıktığını belirtiyor:
Aşk gerçekten yaşanarak mı var olur, yoksa hatırlanarak mı?
Sonuç olarak Füsun’un ölümü, bir trafik kazasının ötesinde; tutkunun, sahip olma arzusunun ve geçmişe saplanıp kalmanın dramatik bir metaforu olarak okunuyor.




