1. YAZARLAR

  2. Süleyman Şahin

  3. Tut Elimden Kaldır Beni
Süleyman Şahin

Süleyman Şahin

Din Hizmetleri Uzmanı
Yazarın Tüm Yazıları >

Tut Elimden Kaldır Beni

A+A-

“O, sizi yeryüzünde halifeler kılandır” (Fatır, 39) hitabıyla insana fıtri bir statü kazandıran, onu “Eşref-i Mahlukat (yaratılmışların en değerlisi) olarak şerefli kılan ve bu değerin muhafazası anlamında “Ahsen-i Takvim” (en yüksek mertebe) ve “Esfel-i Safilin” (en aşağı mertebe) şeklinde iki uç sınır takdir eden ve insanı da, fıtri olan (yaradılıştan gelen) bu en yüksek mertebesini ömrü boyunca muhafaza etmekle sorumlu kılan Allah’a sonsuz hamd-ü senalar olsun.

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Biliniz ki Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap olana, beyazın siyaha, siyahın da beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Şüphesiz Allah katında en yüce olanınız, en derin takva bilincine sahip olanınızdır.” (İbn Hanbel, Müsned, V, 411) sözüyle insan değerini, insan onurunu, insan eşitliğini çağlar ötesinden bütün çağlara, en özet ve en anlaşılır bir şekilde haykıran, takvanın ise Rabbin yaratılışta kendisine bahşettiği o eşref-i mahlûk vasfını her zaman muhafaza etmeye bağlı olduğunu işaret buyuran Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’e, O’nun ailesine ve ashabına Salat ve Selam olsun.

Cenab-ı Allah’ın dışında, insan dâhil her şeyin bir gün yok olacağı bu âlemde sınırlı olan bir hayatı yaşıyoruz. Yani kulun, ne yaparsa yapsın, ne kadar gayret gösterirse göstersin, kendisine takdir edilen sürenin bir anlık dahi olsa uzamasına veya kısalmasına müdahalesinin söz konusu olmadığı bir zaman diliminden söz ediyoruz. Dolayısıyla böylesi fani bir hayatta sahip olduğumuz her şey bize emanet hükmündedir. Zamanı geldiğinde, süresi dolduğunda bizim tasarrufumuz olmaktan çıkacak, artık bizim olmayacaktır. Bu her şey için böyledir. Miktarı ne kadar olursa olsun malımız, servetimiz aslında bir emanettir. Sahip olduğumuz maddi manevi her şey bir emanettir. En önemlisi de Allah (c.c)’nun bizlere bahşettiği bu can emanettir. Ve emanetin gerçek sahibi zamanı geldiğinde bizlere emanet ettiği her şeyi geri alacak ve emanete riayetimiz ölçüsünde hesabını soracaktır. “Yine o müminler emanetlerine ve ahidlerine sadakat gösterirler” ayet-i kerimesi de, emanetler noktasında bizlere sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır. Her can bir emanettir ve hiç kimse “Bu can benim, bu beden bana ait, nasıl istersem öyle kullanırım” deme hakkına sahip değildir. Efendimiz (s.a.v)’in; “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunları değerlendirme noktasında aldanmıştır. Bu iki nimet sağlık ve boş zamandır” dediği canımızı, gerek bedensel gerekse ruhsal sağlığımızı iyi değerlendirdiğimiz ölçüde can emanetine riayet etmiş oluruz ki, aksi durumda sorumluluktan kurtulmamız söz konusu değildir. Dolayısıyla mü’min olarak bize düşen, bu can emanetini, başta da ifade ettiğimiz “Ahsen-i takvim” seviyesinde tutabilmek, fıtrattan uzaklaşmamak, en azından bunun için elinden geldiği ölçüde gayretli olmaktır.

Bu kısa girişten sonra asıl konumuza gelmek istiyorum. Bugün temas edeceğimiz konu aslında sadece benim, bizim değil, topyekûn bütün toplumun kanayan bir yarası, hepimizin problemi ve en doğru ifadeyle müslüman bireyler olarak hepimizin insani, ahlaki ve dini sorumluluğudur, Madde Bağımlılığı ve Madde Bağımlıları meselesi. Bu yazımızda mümkün olduğu kadar her yönüyle “Bağımlılık” konusunu ve “Çözüm Yolları”nı, bizim için birinci araç olan dini (İslamı) referans alarak ele almaya çalışacağız. “Topluma Din Hizmeti sunan bir kurumun ve o kurumda görev yapan sizlerin bu konuyla ne gibi bir alakanız olabilir” diyebilecek olanlara peşinen şunu söyleyelim ki; Allah’ın, bedenen en mükemmel biçimde yarattığı, yarattığı bu mükemmel bedeni ruhundan üflemek suretiyle büyük bir değerle tezyin ettiği ve bedensel ve ruhsal olarak en şerefli varlık kabul ettiği insanın söz konusu olduğu yerde dinin olmayacağını, dinin olduğu yerde de kurumsal olarak bizlerin olamayacağını düşünmek son derece mantığa uzak olsa gerek. Hele hele bizleri, “Siz insanlar için ortaya çıkarılan, iyiliği emreden, fenalıktan alıkoyan ve Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz…” (Ali İmran-110) şeklinde tanıtan Allah’ın kulları ve “Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin. İşte bu, imanın en düşük mertebesidir” hadisiyle bizleri çevremize karşı sorumlu kılan Peygamber (s.a.v)’in ümmeti olarak, kim olursak olalım etrafımızda meydana gelen bir münkeri düzeltmek için gayret içre olamayacağımızı varsaymak son derece muhaldir. Her şeyi bir tarafa bıraksak dahi, evlerimizde kanepeye uzanmış, ellerimizde kahvemizi yudumlarken izlediğimiz televizyonlarımızdaki Haber Programlarında, o caddelerde perişan halde kıvranan, kendilerine uzanacak bir eli bekleyen ve Hal Dilleriyle de bunu adeta bizlere haykıran, bir şekilde madde bağımlısı oluvermiş gençlerimizin hal-i pür melalini görüp de, içtiği kahve boğazına düğümlenmeyen insan olmak, sanırım hiç birimizin kabul edeceği bir durum değildir. Çünkü bizler insanız ve vicdan taşıyoruz ve hatta müslümanız. Dolayısıyla bu gençlere karşı da insani olarak, vicdani olarak ve dini olarak sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız.

Bizler bu makalemizde ağırlıklı olarak Madde Bağımlılığı üzerinde durmaya çalışacağız ama “Teknoloji ve Sosyal Medya Bağımlılığı”nın da hiç küçümsenmeyecek orana ve öneme sahip olduğunu göz ardı etmemeliyiz hatırlatmasını da yapmakta fayda mülahaza ediyoruz.

Bağımlılık: Bir kişinin kullandığı madde ya da yaptığı bir eylem üzerinde kontrolünü kaybetmesi ve onu hayatının merkezine yerleştirerek, onsuz bir hayat süremez hâle gelmesidir. Madde Bağımlılığı ise, hangi yaşta olursa olsun, bir insanın esrar, eroin, uyuşturucu hap, tiner, sigara, alkol gibi maddeleri sık kullanımına bağlı olarak gelişen hastalık durumudur. Dolayısıyla, ruhsal, bedensel, sosyal ya da adli problemler oluşturmasına rağmen, bir maddeyi kullanmaya devam eden, bundan vazgeçemeyen insan, bağımlıdır. Peki, bir insan hem bedenine, hem ruhuna/aklına ve hem de sosyal hayatına zarar verdiğini bildiği halde madde kullanmaya neden başlar, neden devam eder ve neden bundan kurtulamaz? Elbette bunun, zikredebileceğimiz çok fazla sebepleri var ama önemli gördüğümüz birkaç tanesini sayacak olursak bunların en başında, bir kişiye veya duruma karşı öfkelenme, yaşamış olduğu sıkıntılardan dolayı ruhsal olarak tükenmişlik ve efkârlanma duygusu, korku, toplum içerisinde kendini yalnız hissetme, hayattan vazgeçmişlik, özenti, merak ve belki de gençlik açısından en önemlisi kendini ispat etme, kabullendirme duygusunu sayabiliriz. Elbette bu nedenleri daha fazla çoğaltabiliriz ama şu bir gerçek ki, sebep ne olursa olsun sonuç mutlaka hep aynıdır: Kayıp, Hüsran ve Zarar. Madde bağımlısı olmuş bir kardeşimiz, modern çağın içerisine adeta bir virüs gibi sızmış ve yayılmış olan bu illetten dolayı maddi-manevi sahip olduğu her şeyini kaybetmiş, sonuç olarak da büyük bir hüsrana ve zarara uğramış bir birey olarak karşımıza çıkıvermektedir. Üstelik uğramış olduğu bu zarar da hiç küçümsenmeyecek kadar büyük olmaktadır. Çünkü bu genç, bağımlısı olduğu maddeyle birlikte Canını (Bedenini ve Sağlığını), Aklını (İradesini, Düşünme ve Muhakeme Etme Yeteneğini), Malını (Kendisinin ve varsa Ailesinin, Çocuklarının Nafakasını), Irzını (Toplum İçerisindeki Saygınlığını), Neslini (Ailesini) ve en önemlisi de İnancını (Dini Duygularını, İbadet Hayatını ve Ahlakını) tehlikeye atmış olmaktadır. Tehlikeye attığı bu beş esas ise, İslam âlimlerinin Zarurat-ı Diniyye olarak isimlendirdiği ve muhafaza edilmesi her açıdan zaruri olan hasletlerimizdir.  O halde bu konunun, din açısından bir koru(n)ma ve dokunulmazlık konusu olduğunu rahatlıkla söylememizde bir yanlışlık olmayacaktır.

Zaten Allah-ü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’inde; “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâide, 5/90) ayet-i kerimesiyle bu maddelerin her yönüyle zararlı ve haram olduğunu açık bir şekilde ifade buyurmuştur. Ayetteki “içki” olarak tercüme edilen kelime “hamr” kelimesidir ki, Hz. Ömer, hamrı “aklı örten her şey” diye açıklamıştır. Ümmü Seleme (ra) şöyle der: “Peygamber (sas) sarhoş eden ve uyuşturan her şeyi yasakladı.”  (Ebû Dâvûd, Eşribe, 5) Peygamberimiz (s.a.v) bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır.” (Tirmizî, Eşribe, 3) Elbette ayet ve hadislerden, konuyla alakalı örnekleri çoğaltabiliriz ama vurgu yapmak istediğimiz şey aslında İslam’a göre, hem kendi gayr-i meşru olan, hem de başka mefsedetlere (kötülüklere) yol açan unsurların önünü tıkamak suretiyle zarara giden yolların engellenmesidir ki İslam Hukukunda buna “Sedd-i Zerayi İlkesi (Kötülüğe Götüren Yolların Engellenmesi)” denir. Madde kullanımı da bu ilke kapsamında değerlendirilmelidir. Zira yol açtığı zararlar, hukuki ve ahlaki deformasyonlar sayılamayacak kadar çoktur.

İslam, haramdan korunmak kadar, şüpheli şeylerden sakınmayı, ihtiyatı da emreder. Bazı maddeler -sözgelimi tütün ürünleri- hakkında ittifakla “haram” hükmünün verilmemesi, onların şüpheli olduğu gerçeğini değiştirmez. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurur: “Seni şüphelendiren şeyleri bırak, şüphelendirmeyenlere bak!” (Nesâî, Eşribe, 50) Yine Allah Resûlü (sas) şöyle buyurur: “Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşme tehlikesi yaşar.” (Müslim, Müsâkât, 107)

Madde Bağımlılığı ile Dinî ve Ahlâkî Anlamda Mücadele İçin NE YAPALIM?

İslam’ın, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak ilkesi çerçevesinde Müslüman bireyler olarak her birimizin, bütün olumsuz hal ve hareketlerle mücadelede olduğu gibi bağımlılıkla mücadelede de sorumlu olduğumuzu, bu sorumluluğu bize dinin yüklediğini, dolayısıyla bu mücadelenin ilk olarak “Dini Bir Vecibe” olduğunu akıldan çıkarmamamız gerekir. Başta temas ettiğimiz, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in; “Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin. İşte bu, imanın en düşük mertebesidir” hadis-i şerifi aslında her konuda olduğu gibi bu konuda da ne kadar sorumlu olduğumuzu zaten en açık şekilde ifade etmektedir. Unutulmamalıdır ki din sadece ferdi olarak yaptığımız iyiliklerden, ibadetlerden ibaret değildir. Yani sadece bunlarla sınırlı değildir. Ferdi olarak yaptığımız her türlü hayırlı eylem mutlaka ferdi olarak bize manevi kazanım sağlayacaktır. Fakat toplum içerisinde yaşayan sosyal bir varlık olarak da, yaşadığımız toplumda meydana gelen olumsuzluklara karşı sessiz kalmamız, vurdumduymaz/bananeci bir yaklaşım sergilememiz dini ve insani olarak asla kabul edilebilecek bir davranış biçimi değildir. Unutmayalım ki bizler, her şart ve ortamda iyiliği emretmeyi ve kötülükten sakındırmayı telkin eden, yolcunun, yolda kalmışın, kimsesiz ve yetimin hakkını koruyan, “aç-ihtiyaç sahibi komşun varken sen tok uyuma, komşunun haliyle hemhal ol” diyen bir dinin mensubuyuz. Yanı başımızda içerisine düştüğü bataklıkta çaresizce çırpınan, “kurtarın beni bu pislikten” diyerek feryad-ü figan eden, dağılmış, çökmüş, hatta gün gün eriyen ve “Tut Elimden Kaldır Beni” diyerek haykıran madde bağımlısı oluvermiş kardeşlerimizi görüp de buna seyirci kalmak, umursamaz bir tavır sergilemek asla Müslüman şahsiyetine yakışan düşünce yapısı ve hareketler değildir. Bu feryat eden gençlerimiz bizim gençlerimiz, bizim evlatlarımız, bizim kardeşlerimizdir. Ve şeytani tuzaklarıyla, insanlığın ifsat olmasını kendisine gaye edinmiş bir zümrenin canhıraş çalıştığı günümüz dünyasında, tehlikenin ne kadar büyük olduğunu ve sessiz kalır, önlem almaz, mücadele etmezsek, bu tehlikenin bir gün bizi veya en yakınlarımızı da kuşatabileceği ihtimalinin olduğunu asla unutmamalıyız. 

 “…kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur…” (Maide, 32) ayet-i kerimesi aslında bir canı kurtarmanın, bir canı hayata kazandırmanın ne kadar önemli olduğunu ve bunun Allah katındaki değerinin ne kadar büyük olduğunu açık bir şekilde bizlere bildirmektedir. Şimdi bu ayet-i kerimeyi aklımızda tutarak sokağa çıktığımızı, ızdırap çeken ve “kurtarın beni" diye haykıran bir bağımlı kardeşimizle karşılaştığımızı, bir anda ona elimizi uzattığımızı ve içerisinde bulunduğu bataklıktan onu kurtardığımızı, bunun sonucunda da o kardeşimizin yüzünde güller açtığını, kendisini günden güne eriten bu kötülükten bedenen ve zihnen arınmasıyla birlikte yaşadığı o büyük sevinç ve coşkuyu her haliyle bizlere gösterdiğini hayal edelim. Ne hissettiniz? Manevi bir mutluluk, huzur ve ferahlık değil mi? Peki neden böyle hissettik? Çünkü bütün insanlığa yardım ettik, bütün insanlığın hayatını kurtardık. Çünkü bizler biliyor ve inanıyoruz ki, insan düzelirse toplum düzelir. İnsan düzelirse insanlık düzelir, dünya düzelir. Çünkü biliyoruz ki bizim ecdadımız nesillerine “İnsanı yaşat ki, Devlet Yaşasın” diyerek nasihatte bulunmuş ve insanı yaşatarak uzun asırlar yeryüzüne adalet ve huzur dağıtmış. Bir canı kurtaranın bütün insanlığı kurtarmış gibi olacağını bizlere telkin eden ayet-i kerimenin muhatabı olmaktan başka bir şey değildir aslında bizlere bu mutluluğu yaşatan.

Peki, bu noktada, “Tehlikenin boyutları bu kadar büyük iken, bizler ferdi olarak neler yapabiliriz?” Sorusunun cevabı olabilecek birkaç madde zikrederek makalemizi sonuçlandırmaya çalışalım.

1-    Sorumluluk Üstlenmekten Kaçmayalım: Başta da ifade ettiğimiz ayet-i kerime ve hadis-i şerifler bizlere bu sorumluluğu zaten yüklemektedir. Müslüman bireyler olarak bu sorumluluktan kaçmamız düşünülemez.

2-    Mücadele İçin Her Yolu Deneyelim: Herkes kendi konumu, gücü nispetinde neler yapabileceğini gözden geçirmeli, yeni çözüm yolları üretmek için zihin yormalı ve elinden geldiğinin en iyisini yapmaya gayret etmelidir. Kimsenin, “Bu benim işim değil. Benim elimden hiçbir şey gelmez” deme lüksü yoktur. Elimizle düzeltebiliyorsak elimizle, buna imkân yoksa dilimizle uyarmak suretiyle, bu da olmazsa en son çare olarak dua etmek suretiyle mutlaka bir şeyler yapılabileceği idrakinde olmalıyız. Bir şekilde taşın altına elimizi koymak durumundayız.

3-    Bağımlılık Yapıcı Maddeye Giden Yola Set Çekelim: Sedd-i Zerai (kötülüklere giden yolların önüne set çekmek) ilkesi doğrultusunda kötülük daha meydana gelmeden evvel kötülüğe sebep olabilecek durumları ortadan kaldırmak, kötülüğün oluşmaması için gayretli olmak gerekir ki bu aslında, gençliğimizin maddeye bağımlı hale gelmeden önce yapılması elzem olan bir durumdur. Dolayısıyla gençlerimizi maddeye karşı özendiren ve gençlerimizin maddeye erişimini sağlayan/kolaylaştıran her türlü vasıta konusunda dikkatli olunmalıdır.

4-    Çocuklarımız İçin Sağlıklı Arkadaş Ortamları Oluşturalım: Kötü alışkanlıkların ilk çıkış noktasının arkadaş çevresi olduğunu sakın unutmayalım. Evlatlarımızı asla başıboş bırakmayalım ve her hal ve hareketlerinden bilgimiz olduğunu onlara hissettirelim. Ama bunu da asla baskıcı ve kısıtlamacı bir şekilde yapmayalım. Çünkü her türlü baskı ve şiddet çocuklarımızı bu tehlikeye bir adım daha yaklaştıracaktır. Tatlı ve yumuşak bir üslupla, sevgimizi yoğun bir şekilde hissettirerek, onlara her zaman iyilik, güzellik telkin edelim. Onları bu tür bataklıklara çekme ihtimali olan arkadaşlık ortamlarından derhal uzaklaştıralım. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v); “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden sizden biri kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” (Tirmizî, Zühd, 45) buyuruyor. Madde bağımlısı olmanın nedenleri arasında zikrettiğimiz, “Kendini ispat ve kabullendirme duygusu” tam da bu maddeyle alakalı ve bu hadis-i şerifte işaret edilen bir durumdur aslında. Çünkü arkadaş ortamında gençlerimizin en çok yaşadığı duygudur kendini o ortama dâhil edebilme, o ortamda kabul görebilme duygusu. Dolayısıyla ebeveynler olarak bize düşen en önemli görevlerden biri de çocuklarımızın dâhil oldukları arkadaşlık ortamlarını gözden geçirmek ve kontrol altında tutmaktır.

5-    Vicdan Eğitimine Önem Verelim: Vicdan eğitimi demek, çocuklarımıza, gençlerimize vicdanlarının sesini dinlemeyi, kendini hesaba çekmeyi, öz eleştiri yapabilmeyi ve kendini kontrol altına alabilmeyi (Otokontrol) öğretmek demektir. Gerektiği yerde durmayı beceremeyen, kontrol mekanizmasını sağlıklı çalıştıramayan, vicdanının sesine kulak vermeyi ihmal eden bir birey, her türlü olumsuzluğa açık demektir. Bunu önlemenin tek yolu ise vicdan eğitiminden geçer.

6-    Helâl-Haram Duyarlılığı Kazandıralım: Beden ve ruh sağlığımızı, ailemizi ve sevdiklerimizi, maddi ve manevi varlığımızı “helâl” ile beslemek esastır. Helal ile beslenmeyen bir beden ve helal-haram bilinci kazandırılamayan bir zihinden hayırlı işler düşünmesini ve yapmasını beklemek mantıksız olacaktır. Eğer gençlerimizi madde bağımlılığı gibi bir tehlikeden korumak istiyorsak, önce onlara, “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâide, 5/90) ayet-i kerimesini ve “Her sarhoş eden içkidir ve her sarhoş eden haramdır.” (Müslim, Eşribe, 74) hadis-i şerifini öğretmeli/hatırlatmalı ve helal-haram bilincini mutlaka kazandırmalıyız.

7-    Çocuklarımıza Emanet Bilinci Aşılayalım: Bedenimizin, Allah tarafından bizlere verilmiş en kıymetli emanetlerden birisi olduğunu, bu emanete de diğer bütün emanetlere olduğu gibi riayetin esas olduğunu öğretmeli ve bedenimizin dahi bizim üzerimizde hakkı olduğunu, bedenimizi istediğimiz gibi kullanma ve ona zarar verme hakkımızın olmadığını ısrarla vurgulamalıyız. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v): “Bedeninin senin üzerinde hakkı var!” (Müslim, Sıyâm, 182) buyurmaktadır.

8-    Ahiret İnancını Güçlendirelim: Bir önceki maddede zikrettiğimiz, emanetin gerçek sahibini bilmek, yapılan her türlü eylemden dolayı vereceğimiz hesabı hatırlamak, iyi veya kötü, işlenen her fiilin mutlaka bir karşılığının olduğuna inanmak, kişiyi manevi yönden güçlü kılacaktır. Kısa bir süreliğine, herkesin dilediğini yapabileceğine izin verildiğini ve bunun sonucunda da kimsenin cezai müeyyideye uğramayacağını düşünelim. Sizce bu, toplumda nasıl bir etki oluşturur? Hemen söyleyelim. Böylesi bir durumda tek cümleyle sistem çöker, toplumda büyük bir karmaşa, kargaşa ve ifsat meydana gelir. Düzen bozulur ve hayat yaşanmaz bir hal alır. Bu sebepledir ki eğer bizler çocuklarımıza, gençlerimize, insanımıza ahiret hayatının olduğunu, hesap gününün varlığını ve yaptığımız her şeyden dolayı mutlaka hesaba çekileceğimizi, kimsenin yaptığının yanına kar kalmayacağını öğretmezsek, sadece bir örnekleme yapmak için ifade ettiğiz bu olumsuz durum maalesef gerçekleşecektir ki bunun engellenmesinin yegâne şartı ahiret inancının güçlendirilmesidir. Zira Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: “Kıyamet gününde hiçbir kul, ömrünü ne için tükettiği, ilmi ile ne yaptığı, malını nereden kazanıp nerede harcadığı, bedenini ne uğruna yıprattığı sorulmadıkça bir yere kıpırdayamayacaktır.” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 1)

Evet, adı ne olursa olsun, her türlü zararlı/uyuşturucu madde ve madde bağımlılığı meselesi, günümüz dünyasının ve özellikle de bizim toplumumuzun kanayan bir yarasıdır ve önlem alınmadığı takdirde de hepimizi etkileyecek daha büyük felaketlere gebe olduğu unutulmamalıdır. Bu noktada gerek ferdi, gerek toplumsal, gerekse kurumsal olarak herkesin ve her kesimin taşın altına elini koyması gerekmektedir. Herkes üzerine düşeni, elinden geleni ve hatta elinden gelenin daha fazlasını mutlaka yapmalı/yapmaya çalışmalıdır. Evvela her fert kendisini, her ebeveyn aile bireylerini, evlatlarını, eş, dost ve akrabalarını bu tehlikeden koruyarak, bir şekilde madde bağımlısı oluvermiş yakınlarını ise, “ya duyulursa” gibi gereksiz endişelere kapılmadan, tedavi noktasında gerekli yerlere yönlendirerek elinden geleni yapmalı. Sivil Toplum Kuruluşları, bu noktada en etkin bir şekilde farkındalık oluşturarak ve faaliyet göstererek elinden gelenin fazlasını yapmalı. Yeşilay, Amatem, Çematem gibi devletimizin resmi kurumları, artık bir şekilde bu tehlikeye bulaşmış insanımıza, her türlü tedaviyi uygulayarak elinden geleni yapmalı. Din gönüllüleri olarak il ve ilçe müftülüklerimiz ise, bu toplumun manevi doktorları oldukları bilinciyle, her yönüyle manevi destek ve tedavi hizmetinde etkin bir şekilde gayretli olarak, bu ulvi görevi ve sorumluluğu bihakkın yerine getirerek, elinden gelenin fazlasını yapmalı ki kurumlarımız zaten bu görevleri en güzel şekilde yerine getirmeye çalışmaktadır. Bizler burada sadece olması gereken hususları zikrediyor ve yaptıklarımızla asla yetinmememiz, yapabileceklerimizin daha fazlasını yapmamız gerektiğini vurgulamaya çalışıyoruz. Çünkü söz konusu olan bizim insanımız, bizim gençliğimiz, bizim evlatlarımız. Çünkü söz konusu olan bizim Canlarımız. Fakat unutulmaması gereken önemli bir husus da şudur ki, bir şekilde maddeye bulaşmış, bağımlı hale gelmiş olan bireyleri bir tehlike makinesi olarak addedip hor ve hakir görmek, onları toplumdan dışlamak, ötekileştirmek, “bana dokunmasında ne yaparsa yapsın” demek, sanırım yangına benzinle yaklaşmaktan farklı olmayacaktır. Bu bireylere değerli olduklarını hatırlatmalı, içerisinde bulundukları durumun vahametini onlara bir şekilde göstermeli ve onların feryadına kulak vermeliyiz. Onların elinden tutup kaldırmalıyız. Unutmayalım ki, mücadele edilmesi gereken, bağımlı değil bağımlılıktır ve en önemlisi onları bu tuzağa çeken zihin yapısıdır.

Elini uzatanın elinden tutanlara, elinden tutup kaldıranlara selam olsun…

NOT: Afyonkarahisar İl Müftülüğü olarak, madde bağımlılığı ile mücadele noktasında çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Bu vesile ile siz değerli vatandaşlarımıza duyurmak isteriz ki; sizlerden veya çevrenizden, bir şekilde bu tuzağa düşmüş ve kurtarılmayı bekleyen/talep eden kardeşlerimiz var ise, bizlerle iletişime geçebileceğinizi, manevi desteğin yanı sıra tıbbi tedaviye yönlendirme gibi her konuda yanınızda olduğumuzu ve elimizden geldiği ölçüde yardımcı olacağımızı hatırlatmak isteriz.
 

Bu yazı toplam 7035 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.