1. YAZARLAR

  2. Mehmet Akarslan

  3. Müslümanı Üstün Kılan Değer: Takvâ
Mehmet Akarslan

Mehmet Akarslan

İhsaniye İlçe Müftüsü
Yazarın Tüm Yazıları >

Müslümanı Üstün Kılan Değer: Takvâ

A+A-

İslam dini insanı dünya ve ahiret hayatında yücelten itikad, ibadet ve ahlak esaslarını ihtiva eden ilahî kurallar ve değerler bütünüdür. Bu değerlerden birisi de Müslümanı üstün kılan takva dır. Takvâ, “kişinin, kendisini günahkâr kılacak şeylerden sakınması; insanın ibadet ve güzel işler yaparak Allah’ın azabından ve gazabından korunması”  demektir. Abdullah b. Mes’ud takva için, “Allah’a âsi olmayıp itaat etmek, nankör olmayıp şükür etmek ve O’nu unutmaksızın hep hatırda tutmaktır” demiştir (DİB Kur’an Yolu Meali, Âl-i Imrân suresi, 3/102 ayet açıklaması).  Takva sahibine veya takvalı olan kişiye  muttaki denir.

     İnsanlar, yaratılışları itibariyle ve insan olma özelliğiyle birbirine eşittir ve adeta bir tarağın dişleri, bir binanın tuğlaları gibidir. Irk, soy, boy gibi özellikler üstünlük sebebi değildir. Her insan milletini, memleketini, devletini ve bayrağını sever. Lakin üstünlük bu değerlerle değil, efdâliyet-üstünlük takvâ iledir. Kur’an-ı Kerim’de, Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır, takvâlı olanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurât suresi, 49/13) buyrularak; üstünlüğün ancak takva ile yani Allah’ın emirlerini yerine getirip O’na karşı gelmekten sakınma esasına bağlılıkla mümkün olacağı ve herhangi bir soya mensup olmakla övünmenin insanları aldattığı ve oyalayıp durduğu belirtilmiştir.

            Ayrıca Cenab-ı Allah takvâlı olmamızı emretmiştir: “Ey iman edenler! Allah’a karşı hakkıyla/gereği gibi takva sahibi olun ve ancak Müslüman olarak can verin” (Âl-i İmrân suresi, 3/102) âyeti ile, “O halde gücünüz yettiğince Allah’a karşı takva sahibi olun-saygısızlıktan kaçının…” (Tegâbün suresi, 64/16) ayeti bize bu görevi yüklemektedir. Buna göre her inanan kişi kendisini yüceltecek takvâ sahibi olmak zorundadır.

Rasûlullah (s.a.s), insanları mensup oldukları köken ve sosyal konumları itibariyle sınıflara ayıran anlayışı yıkarak yerine, insanı sırf insan olduğu ve aynı atadan geldikleri için değerli kılan kardeşlik anlayışını yerleştirmiştir.             Hz. Peygamber (s.a.s), İslam’da ayrımcılığın olmadığını şöyle vurgulamıştır: “Ey insanlar! Bilesiniz ki, Rabbiniz bir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a; beyazın siyaha, siyahın da beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Fazilet-üstünlük takvadadır…” (İbn Hanbel, V, 411)

            Takvâ mümin bir insanın, Allah'ın emir ve yasaklarına uyma konusunda titizlik göstermesi, hayatının her safhasında ölçülü ve tutarlı olarak yaşamasıdır. Hz. Ömer (r.a.) ile ashaptan Übey b. Kâ’b arasında geçen şu konuşma bize takvanın bu yönünü güzelce anlatmaktadır: Hz. Ömer (r.a.), takvâ kelimesinin ne anlama geldiğini kendisine sorduğunda Übey b. Kâ’b ona şu karşılığı vermiştir:

- Dikenli yolda hiç yürümedin mi?

- Yürüdüm.

- O zaman ne yaptın?

- Paçalarımı sıvayıp dikenlere basmamaya gayret ettim.

- İşte takvâ odur, diyerek takvanın günah olan her şeyden sakınarak yaşamak olduğunu anlatmıştır. (Muhammed Ali es-Sabunî, Muhtasaru Tefsir-i İbn Kesîr, I, 28. Beyrut 1981)

Yazının başında, takva sahibine veya takvalı olan kişiye  “muttaki” denir demiştik. Bu durumda Muttakî insanı diğerlerinden ayıran en önemli özellik şunlardır:

 - Kur’ân-ı Kerim’i rehber edinip onun yolundan gitmek.

-  Bela ve musibetlere karşı sabırlı olmak,

 - Allah’ın takdiri neticesinde meydana gelen tecellilere razı olmak,

 - Allah’ın bahşetmiş olduğu nimetlere şükretmek,

              Müslümanın gerçek anlamda muttaki olarak yaşayabilmesi için; günah dikenleriyle dolu hayat yolunda çok dikkatli yürümesi, kalbi basiretli ve dikkatli olması, hırs çukuruna, şehvet bataklığına ve haram uçurumuna düşmekten sakınması, iman, ibadet ve ahlakını son nefesine kadar koruması gerekir.

Müminler Allah'a ihlâsla ibadet etmek, hiçbir tarafa sapmaksızın, dosdoğru hidayet yolunu takip etmek, ilahî gazap ve azaba maruz kalmaktan sakınmak, sevap ve hoşnutluğunu kazanmayı umarak hayırlı ve sâlih ameller işlemek göreviyle yükümlüdürler. Kısaca Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmek, yapılmasını emrettiği işleri yapmak, yasakladığı işleri yapmaktan da uzak durmakla görevlidirler.

Allah’ın emirlerini yerine getiren, yasaklarını ihlal etmekten korkup sakınan, O’na karşı saygılı olan, kendisi için takdir edilen rızık az da olsa onunla yetinen ve başkalarının malına göz dikmeyen, hırslı ve tamahkâr olmayan, ahirette ilahî sevap ve mükâfata kavuşmak için dünyada iken gerekli hazırlıkları yapan insana yakışan en güzel vasıf, takvâdır.

Yüce dinimiz İslâm, bütün hayırları, güzellikleri ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya vesile olacak imkân ve fırsatları bünyesinde bulundurmaktadır. İslam'ın gösterdiği dosdoğru yoldan giden, İslamın şiarlarını koruyan, dinin kendisine yüklediği görevleri eksiksizce yerine getiren ve kendini böyle bir hayat tarzına alıştırma gayreti içinde olan kişi muttaki insandır. Böyle bir yaşantıya sahip olan insana cennet vaad edilmiştir; günahlarının bağışlanacağı müjdesi verilmiştir. Gerçek manada Müslüman, işte bu tarzda bir hayat süren insandır. Kur’an-ı Kerim’de; “Rabbinizin bağışlamasına ve genişliği göklerle yer arası kadar olup, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun” (Âl-i İmrân:3/133)  buyrularak takva sahibi olarak yaşamamız gerektiği emredilmiştir. Takvâ sahiplerinin özellikleri de devam eden ayetlerde şu şekilde sıralanmıştır: “Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever. Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmrân:3/134-135)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de; ilahi emir ve yasakların, helallerin ve haramların belli olduğunu, Müslüman’ın neyi yapıp neyi yapmayacağı konusunda yeterince bilgi sahibi olduğunu, şüpheli şeylere karşı ise tedbirli ve duyarlı olunması gerektiğini bildirmişlerdir: “Şurası muhakkak ki haramlar apaçık bellidir. Helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanların çoğu bunu bilmez. Bu durumda kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur. Tıpkı koruluğun çevresinde sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa girebilecek durumdadır. Bilesiniz ki, her hükümdarın bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Bilesiniz ki beden de bir et parçası vardır. Eğer o sağlıklı olursa bedenin tümü sağlıklı olur. Eğer o bozulursa, bedenin tümü bozulur. Bilesiniz ki o kalptir.” (Buhari, İman, 39,I, 19)

Kalbin Allah’a yönelişi bakımından vazgeçilmez esaslardan biri olan takvâ, Allah hakkında kalpte bulunan bilgi, korku ve saygı duygusuna bağlı olarak, kişinin Allah’ın çizdiği hudutlar çerçevesinde nefsini dünyevi ve uhrevi her türlü tehlikeden korumasıdır. Kalp, nefsi koruyacak takvâ melekeleri ile donatılmıştır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde bu gerçeği şöyle ifade buyurmuştur:  “Mü’min kişi bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Günah işlemekten vazgeçer ve Allah’tan bağışlanma dilerse, kalbi temizlenip cilalanır. Ama günahları artarsa bu siyah noktalar da artar. İşte bu, Yüce Allah’ın Kitabın da: ‘Hayır hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları, kalplerini paslandırmıştır’ (Mutaffifîn: 83/14)    bahsetmiş olduğu pastır (İbn Mâce, Zühd, 37. II, 1418)

Muttakilerin Özellikleri Kur’an- Kerim’de Bakara suresi 2/177. ayette şöyle anlatılmaktadır: “İyilik (îman, iyi amel, söz, fiil ve davranış), yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz (den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir”

Bu âyet-i kerimede takva sahibi insanın özellikleri şöyle sıralanmıştır:

a) İman: Muttaki insanın ilk temel özelliği imandır. Çünkü iman, takvanın esası, takvâ ise imanın binasıdır. Temelsiz bina kurulamayacağı gibi, sadece temele de bina denilemez. Îman, insanı her şeyin ve her değerin üstüne çıkaran, ona şeref ve üstünlük kazandıran bir dönüm noktasıdır. İnsanlık bir tek Allah'a iman edip bağlanmadıkça ne doğru yolu bulabilir ne de ciddiyet ve eşitlik ölçüsü içinde varlık aleminin birleştiği gibi el ele verip münasebet ve hedeflerini bir noktada toplayabilir.

Âhiret gününe iman ise ceza ve mükâfat konusunda Allah'ın adaletini kayıtsız şartsız kabul etmektir. Âhiret gününe iman yeryüzündeki hayatın başıboş ve hiç bir ölçüye bağlı olmadığı fikrini reddedip her şeyin ölçü içerisinde cereyan ettiğini kabullenmektir. Ceza ve mükâfatların yeryüzünde tam olarak yerini bulmadığını gören insanoğlu, âhirete imanı sayesinde, iyiliğin er geç mükâfatının verileceğine inanır ve huzurla yaşar.

Meleklere imana gelince bu insan idrakiyle hayvan idrakinin, insanın varlıklar hakkındaki düşüncesiyle hayvan düşüncesi arasındaki farkların ayrılış noktası olan gayp âleminden bir cüz'e imandan ibarettir.

Kitaplara ve peygamberlere imana gelince; bununla bütün peygamberler ve bütün semavi kitaplara iman kast edilmektedir.

b) İnfak: Müminin malını Allah yolunda karşılık beklemeden harcamasıdır. Muttakî insan bencil değildir. Allah'ın kendisine verdiği nimetlerden muhtaç olanları da yararlandırır.

c) Namaz: Muttakilerin en belirgin özelliklerinden birisi beş vakit namazı kılmalarıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de müteaddit defalar muttakilerin, müminlerin bu özellikleri vurgulanır.

d) Zekât: Mal ve mülkün asıl sahibi yüce Allah olduğundan kullarına servet ihsan ederken bu servetten fakirlere zekât ismi altında bir hak ayırmalarını da şart koşmuştur. Muttakiler bu görevi eksiksiz yerine getirirler.

e) Ahde Vefa: İslâm'ın temel prensiplerinden biri ahde vefa, verilen söze, yapılan sözleşmelere uymaktır. Ahde vefa; fert, aile, toplum ve millet ve devletlerarasında güvenin sağlanabilmesi için önemli bir ilkedir. Muttakî insan, hem Allah'a hem de insanlara verdiği söze tümüyle sadakat eder.

f) Sabır: Muttaki insan, zorluklar karşında yılmaz, haramlara, musibetlere ve ibadetlerin meşakkatlerine karşı sabırlı olur. Muttakî insan, Yüce Allah’ın her zorluktan sonra bir kolaylık lütfedeceğini bilir, sabır, sebat ve tahammül gösterir.

Tefsir âlimleri de genel olarak takvâyı üç mertebede değerlendirmişlerdir:

Birinci mertebe, insanın ebedi azaptan kendini korumak için Allah’ı inkâr etmekten ve O’na ortak koşmaktan sakınmasıdır.

İkinci mertebe, insanın büyük günah işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten uzak durup farzları yerine getirmesidir. Takvâ denilince daha çok bu mana kast edilmektedir.

Üçüncü mertebe, insanın kalbini Hak’tan alıkoyacak her şeyden uzak durup gönlünü tamamen Yüce Mevlâ’ya bağlamasıdır ki, bu mertebenin üst sınırı yoktur.

Aslında takvâya sınırlar çizmek ya da mertebeler belirlemek, beşer için mümkün değildir. Zira takvâyı geliştiren Allah'ı bilme ve tanıma, hayırlı ve sâlih ameller işleme,  iyi ve temiz duygular taşıma kişiden kişiye değişiklik arz eder. Dolayısıyla her insanın takvâsı, ancak kendi kulluk şuuru kadardır.

Hayatını Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde şekillendiren kimsenin, zamanla takvâ duygusu gelişeceğinden böyle kimseler hak ile batılı, helal ile haramı kolayca anlayabilirler. Mümin bir kimsede gelişen bu melekeler, Allah’a karşı sorumluluk bilinci içerisinde yapılan davranışlarla geliştirilebileceği gibi, bunun tam tersi ameller sebebiyle de köreltilebilir. Kişinin manevi kurtuluşu veya kaybı takvâsına bağlıdır. Fıtrî yapısı bozulmamış kimseler, her türlü tehlikeye karşı yegâne koruyucu olarak Allah’ı bildikleri için yalnız O’na sığınır ve yalnız O’na kul olurlar. Bunun tabii bir gereği olarak ta O’nun gazabına çarpılmamak için tir tir titrer; hoşnutluğunu elde etmek için emir ve yasaklarına harfi harfine uymaya gayret ederler. Harama düşme korkusuyla şüpheli şeylerden sakındıkları gibi, zahiren mubah gibi görünse de gönüllerine yatmayan her şeyden uzak dururlar. Cenab-ı Allah İslam’ın güzelliklerini yaşayarak “muttakî kul” olarak rızasına kavuşmaya muvaffak ve muktedir eylesin.

Bu yazı toplam 6246 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.