1. YAZARLAR

  2. Şükrü Aktoprak

  3. İslamda Eğitim Ve Öğretim
Şükrü Aktoprak

Şükrü Aktoprak

Sultandağı İlçe Müftüsü
Yazarın Tüm Yazıları >

İslamda Eğitim Ve Öğretim

A+A-

Din; insanın, Yüce Yaratıcı, diğer insanlar ve varlıklarla ilişkilerini düzenleyen ve hayatına yön veren, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren ilahi kanunlar bütünüdür. Diğer bir ifadeyle: Din, fertleri mukaddes duygu ve alışkanlıklarda birleştiren, toplumları geliştiren ve yücelten bir hayat nizamıdır. 

Dinin nihai hedefi insanları Allah’a iyi bir kul olarak yetiştirmektir. İyi bir kul ise, fikri yapısı ile davranışları arasında bir tutarlılığa sahip olan kimse demektir. İslam dini de bunu sağlamak için adeta bir eğitim programı uygulamaktadır. Doğru düşüncenin sağlanması ve güzel davranışların kazandırılması için de, dinin öğretilerinin doğru bir şekilde anlaşılıp hayata geçirilmesi gerekir. Bu bakımdan insan hayatında din eğitimi büyük önem arz etmektedir. 

Eğitim ise, “insanoğlunun sosyal ve fiziki çevrede iyi bir birey olarak yaşayabilecek hale getirilmesi için; kişinin zihni, bedeni, duygusal, toplumsal, yeteneklerinin ve davranışlarının istenilen doğrultuda değiştirilmesi, ya da ona, birtakım amaçlara dönük yeni bilgiler, davranışlar ve yetenekler kazandırılması yolundaki çalışmaların tümüdür” diye tarif edilmiştir.  Bu tarifler dikkate alındığında din ile eğitim arasında sıkı bir ilişki olduğunu görmek mümkündür. Zira dinin ve eğitimin nihai hedefi, ahlaklı fert yetiştirmek ve topluma güzel ahlakı yerleştirmektir.  Allah-u Teâlâ, Peygamberimize hitaben: “Sen elbette yüce bir ahlaka sahipsin”  diyerek, Peygamberliğin önemli bir sıfatının üstün ahlak olduğuna ve inanan insanların da bu vasıflara sahip olması gerektiğine işaret etmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz de dinin nihai hedefinin bu yüce gayeyi gerçekleştirmek olduğuna işaret ederek: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.  

İslam’da Eğitim ve Öğretimin ana kaynağı Allah’u Teâlâ’dır.

İslam inancına göre bilginin kaynağı, insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten  ve her şeyi bilen Allah’tır. Kur’an’da ilim, doğrudan insana nispet edilmemiş, “kendilerine ilim verilenler” , “ilim ve hikmet verdik”  şeklinde ifadelerle Allah’a izafe edilmiştir. “Bilenlerle bilmeyenlerin eşit olmadığını”  ifade eden Kur’an, insanın bilme ve üretme kabiliyetini geliştiren, onu açığa çıkaran, insanı düşünmeye, bilmeye, kavramaya teşvik eden, en doğruya yönlendiren ilke ve hükümleri içermektedir. Allah’ın isimlerinden birisi de Rabb’dır.  Kur’an-ı Kerimde Rabb kelimesi birçok anlamda kullanılmakla birlikte; “terbiye eden, eğiten, yetiştiren, düzene koyan”… gibi anlamları da ifade etmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Beni Rabbim terbiye etti (eğitti) ne güzel terbiye etti” buyurmuştur.

Hz. Peygamberin öğretisinin temelinde sahih bilgi vardır. O, kendisinin bir muallim olarak gönderildiğini belirtmiş  “Öğreten ve öğrenen sevap konusunda eşittir”, “Öğreten, öğrenen, dinleyen ya da ilmi seven/destekleyen ol, beşincisi olma helak olursun”  diyerek Müslümanlar için bilgiye dayalı bir hayat anlayışını tavsiye etmiştir. 

Allah Resulü bizzat kendisi ilim öğretme ve ilimle amel etme örnekliğini göstermiştir.

Hz. Peygamberin görevi sadece vahyi nakletmekten ibaret değildi. O, Rabbinden aldığı vahiy doğrultusunda, iman, ibadet ve ahlaki değerler başta olmak üzere günlük hayatın tüm alanlarında, İslam’ı anlatarak, açıklayarak ve yaşayarak Müslümanlara örnek bir hayat sergilemiştir. Çünkü Yüce Yaratıcıdan vahiy yoluyla kendisine ulaşan ve insanlık için hayati önem taşıyan bilginin, sonraki kuşaklara, aslına uygun biçimde nakledilmesi son derece önemliydi.  

Hicretten önce henüz Mekke’de iken, birinci Akabe biatından sonra Medineli Müslümanların eğitimiyle ilgilenip, Kur’an ve İslam’ı öğretmeleri için Mus’ab b. Umeyr ve İbn Ümmü Mektum’u Medineye muallim olarak göndermiştir. Hicretten sonra Medine’ye gelip yerleştiğinde büyük çapta bir bilgilendirme ve bilinçlendirme faaliyeti başlatmış, bu faaliyetler çerçevesinde;

* Haftada bir günü kadınların eğitimine ayırmıştır. Çocukların eğitimi üzerinde hassasiyetle durmuş ve “Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel terbiyeden/eğitimden daha kıymetli bir hediyede/bağışta bulunmamıştır” buyurmuştur. 

* Mescid-i Nebevi’nin yanı başında, sadece ilim talebelerinin kaldığı, Suffe denilen yatılı okul açmış, okuma–yazma ve Kur’an ilimlerinin öğretildiği bu eğitim yuvasında yalnızca o dönemde değil, asırlar sonra bile ilim meclislerinde isimleri sıkça anılan Abdullah İbn Mes’ud, Ebu Hureyre, Ebu Zer, Ammar b. Yasir, Bilal b. Rebah gibi pek çok âlim sahabenin yetişmesini sağlamıştır.

* Bedir savaşında Müslümanlar tarafından esir alınan Mekkeli müşriklerden fidye ödeyemeyenleri, Ensar çocuklarından on kişiye okuma yazma öğretmesi karşılığında serbest bıraktırmıştır. Bütün bu ve benzeri uygulamalar Hz. Peygamber’in Eğitim- öğretime verdiği önemin en güzel örneklerindendir.

İslam’da Eğitim-Öğretim Metotları

Kur’an’ı Kerim’in genel ifadeleri ve Hz. Peygamber (sav)’in uygulamaları incelendiği zaman başarılı bir eğitim için şu hususlara özellikle dikkat çekildiği görülmektedir:

Muhatabın Durumunu Tespit Etme İlkesi: Hz. Peygamber (sav), muhataplarıyla ilişkilerinde, karşısındaki şahsın ruh halini, karakterini ve bilgi/anlayış seviyesini dikkate almakta, farklı sahabilerden gelen aynı sorulara soranın durumunu dikkate alarak farklı şekilde cevaplar vermekteydi. Efendimiz (s.a.v), kendisine en üstün amelin ne olduğunu soran bir kişiye, ”Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol” derken, asabiliğini dikkate alarak başka bir sahabiye de kısaca “Öfkelenme” demekle yetiniyordu. Yine aynı soruyu soran Abdullah b. Mes’ud’a “Vaktinde kılınan namaz” derken, Ebu Zerr’e ise “Allah’a iman ve O’nun yolunda cihad etmek” şeklinde tavsiyede bulunmuştur.  

Zaman ve Mekânın İyi Tespit Edilmesi İlkesi: Hz. Peygamber (sav), neyi, nerede, ne zaman, kime, nasıl anlatacağını çok iyi ölçer ve ona göre uygulardı. Bir defasında kendisiyle namaz kılarken aksıran bir sahabiye Muaviye b. Hakem es-Sülemi’nin “Yerhamüke Allah (Allah sana rahmet etsin)” demesi üzerine Allah Rasulü(s.a.v) ”Bu namazdır. Namaz kılarken konuşulmaz. Namaz tesbih, tekbir ve Kur’an okumaktır” buyurdu. Adı geçen Sahabi Muaviye b. Hakem es- Sülemi, namazda konuşulmayacağını böyle öğrendiğini ifade etmiştir.   

Müşterek Noktalar Bulup Bu Müşterek Noktalardan Yararlanma İlkesi: Hz. Peygamber’in Bizans kralı Heraklius’a gönderdiği mektupta “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak olan bir söze gelin. Yalnızca Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin/ ilahlaştırmasın”  ayetini yazdırması, davet ve eğitimde muhatapla ortak noktalardan hareket edilmesinin sonuca ulaştırıcı bir metot olduğunu göstermesi açısından oldukça manidardır.

En Mühim Konulardan Başlayıp Diğer Konuların Tedrici Olarak Anlatılması İlkesi: İslam’ın ilk yıllarında (Mekke döneminde) inen Kur’an ayetlerinde  “Tevhid” inancı ile ilgili konulara öncelik verilmiştir. Hz. Peygamber (sav), Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken, davet edeceği toplumun Ehl-i kitap olduğunu hatırlatmış, bu sebeple onları, önce kelime-i şehadete, bunu kabul ederlerse beş vakit namaza, bunu da kabul ederlerse zekât vermeye davet etmesini emretmiştir. Böylece insanların daha başlangıçta teklifleri çok görerek İslam’ı kabulde zorlanmalarının önüne geçilmiştir.

Eğitim Dilinin Sade, Anlaşılır ve Muhatabın İçinden Geçen Tereddütleri Giderici Üslupta Olması İlkesi: Kur’an’ı Kerim kendisini, “Mübin (her şeyi açık seçik ortaya koyan)” ve “Furkan (iyi ile kötüyü ayıran)” gibi sıfatlarla vasıflandırmıştır. Vahyin ilk muhatabı ve Kur’an’ın ilk talebesi olan Allah Resulünün kullandığı dil, üslup, kelimeler ve kavramlar Kur’an üslubu ve vahyin ürünüydü. O sözü uzatmaz, az, öz ve hikmetli sözler söylerdi. Genel olarak insanların kolayca anlayabilecekleri bir dil kullanırdı. İfade tarzı oldukça güçlü fakat yorucu değildi. Vermek istediği mesajın en doğru bir şekilde muhatabına ulaşması için gerektiğinde mecaz, kinaye, teşbih, misal verme, kıssa gibi edebi sanatları kullanırdı. Bazen dikkat çekici hitap ifadeleri, bazen muhataplara soru sorma, bazen sözlerinin daha iyi anlaşılması açısından önemli gördüğü cümleleri tekrarlama gibi metotları kullanarak, meramını daha kolay anlatırdı. Rahmet elçisi, öğrenciye hoşgörülü davranır, “yavrucuğum”, “oğulcuğum” gibi şefkat ifadeleri kullanırdı. Evinde ve elinde yetişen Enes (r.a) Peygamberimizin kendisine olan sıcak ilgisini şöyle anlatır: “Ben Hz. Peygambere on sene hizmet ettim. Bana bir kere bile “öf” demedi, “Niçin böyle yaptın?”, “Neden şöyle yapmadın” da demedi.”

“Herkese aklının alacağı şekilde konuşun” diyen Hz. Peygamber (s.a.v), bir defasında sofrada, başkasının önünden yiyen bir çocuğa: ”Ey oğul! Yemek yerken önce bismillah de, sonra sağ elinle ve kendi önünden ye” buyurarak çocuğun kalbini kırmadan ona yemek adabını öğretmiştir.

Beden Dilini Yerli Yerinde Kullanma İlkesi: Hz. Peygamber (s.a.v), gerek günlük hayatında gerekse hitabelerinde beden dilini en başarılı şekilde kullanmıştır. Bir olay karşısında bazen sükût eder, bazen tebessüm eder, bazen de yüzünün rengi değişirdi. Bu imalardan bir kısmı onaylama ve hoşlanma, bir kısmı ise rahatsız olma ve karşı çıkma anlamı taşımaktaydı. Bir gün Hz. Ömer (r.a)’in “Ey Allah’ın Resulü! Kureyza’dan bir kardeşime uğradım. Bana Tevrat’tan bazı özlü sözler yazdı. Onları sana arz edeyim mi? deyince Hz. Peygamberin yüzünün rengi değişmişti. Bunu fark eden Abdullah b. Sabit “Resulullah’ın yüzünü görmüyor musun?” diyerek Hz. Ömer’i uyarmış, bunun üzerine Hz. Ömer “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, Resul olarak da Hz. Muhammed’den razı olduk” deyince Hz. Peygamberin yüzü gülmüştü. Yine işaret parmağıyla orta parmağını bitiştirerek, yetimi himaye eden kişinin cennette kendisine ne kadar yakın olacağını göstermişti. Veda haccında ise, hutbesinde tebliğ ettiği hususları ashabın ikrar etmesi üzerine “Allah’ım sen şahit ol” derken şahadet parmağını üç defa havaya kaldırmış ve insanlara işaret etmişti.   

Zorlaştırıcı Değil, Kolaylaştırıcı Olma İlkesi: İslam dini bütün aşırılıkları, yani olması gerekenin ötesine geçmeyi bir sapma olarak kabul etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez”   şeklinde ifade edilen “dinde kolaylık” prensibi, ifrat ve tefritten uzak, dengeli bir dini hayatın önemine işaret etmektedir. “Kolaylaştırın zorlaştırmayın; sevdirin nefret ettirmeyin”  ilkesini her fırsatta tavsiye eden Peygamber Efendimiz, buna aykırı davrananları derhal ikaz etmiştir.

Yanlış ve Hataları Gündeme Getirirken Genel İfadeler Kullanma İlkesi: Kuran’ın genel üslubu ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in uygulamalarına baktığımızda, hata ve yanlışların hatırlatılmasında, olaylar şahıslarla ilgili olsa bile, isim vermeden ve şahsileştirmeden, “İnsanlardan bazıları şöyle şöyle yapıyor”, “bazı kimselere ne oluyor ki” gibi genel ifadelerin tercih edildiğine şahit oluyoruz. Hz. Aişe (r.a)’nin anlattığına göre: “Herhangi bir kimse hakkında olumsuz bir şeyler anlatıldığında Allah Resulü (s.a.v), “Falan kimseye ne oluyor ki!” demez, “Bazılarına ne oluyor ki şöyle şöyle diyorlar” diyerek hataları gündeme getirir ve uyarılar yapardı.”

İlk emri “Oku!” olan İslam’ın Eğitim–Öğretim konusundaki metotları sadece bu zikredilenlerden ibaret değildir. Ancak, örnek olması bakımından bazı hususlara dikkat çekilmiştir.
 

Bu yazı toplam 164 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar