1. YAZARLAR

  2. Ercan Şen

  3. İlim İrfan ve Hizmet Aşkıyla Nihayete Eren Bir Ömür
Ercan Şen

Ercan Şen

Yazarın Tüm Yazıları >

İlim İrfan ve Hizmet Aşkıyla Nihayete Eren Bir Ömür

A+A-

Toplumların hayatında dönem dönem bazı kırılmalar meydana gelebilmektedir. Ancak bu kırılmalar öncü şahsiyetlerin gayretleriyle en az zararla atlatılabilmektedir. Nitekim toplumların maruz kaldıkları zor dönemlerde ortaya çıkan bu öncü kişiler ilim, irfan ve hizmetleriyle sonraki nesiller için kelimenin tam anlamıyla can suyu niteliği taşıyan vazifeler ifa ederler.

Ülkemiz dikkate alındığında, bahsi geçen bu önder kişilerin mihnet günlerinde köklerinden ve değerlerinden koparılmaya çalışılan Müslüman toplumu kendi özüne davet eden, kendi tarihine ve geleneğine sahip çıkmaya çağırarak çok ulvî bir görevi üstlendiklerini ifade edebiliriz. Bu itibarla değerli ve bir o kadar da meşakkatli olan bu vazifenin yerine getirilmesinde şecereleriyle değil yaptıkları hizmetlerle öne çıkan nice isimsiz kahraman mevcuttur. Bu kahramanların mücadele dolu hayatlarına daha yakından bakıldığında, gerçekten hepsinin de ibret dolu ve hayranlık uyandıran birer sergüzeşt yaşadıkları görülmektedir.

Son zamanlarda hayatı ve yaptığı hizmetler hakkında muhtelif eserler ve yazılar çıkan önder şahsiyetlerden biri de hiç şüphesiz “meşhur fakat meçhul”  bir kimse olarak da nitelenen Mahmut Celâleddin Ökten hocadır. Ülkemizin dinî, ilmî, kültürel ve sosyal hayatında önemli yeri olan İmam-hatip okullarının açılmasındaki gayretleriyle tanınan, bu okullarda müdürlük ve hocalık yaptığı gibi aynı zamanda bir din âlimi de olan Celâl Hoca, İmam-Hatip okullarının kurulması fikrinin ilk sahiplerinden ve ilk program yapıcılarından biridir. Bu vasfı dolayısıyla Celâl Hoca hem bu okulların tarihinde hem de kültür ve irfan tarihimizde müstesna bir yer tutan kişiler arasında kabul edilmektedir.  

Mahmut Celâleddin Ökten hocanın 1882 yılında Trabzon’da başlayan çileli hayat serüveni 1961’de İstanbul’da nihayete ermiştir. Bu zaman aralığı, Celâl Hoca’nın, Osmanlının son dönemine tanıklık etmesine ve Türkiye Cumhuriyetinin doğuşunu görmesine; dolayısıyla her iki devrin ilmî, siyasî, ekonomik ve sosyal çalkantılarına ve hastalıklarına şahitlik etmesine imkân tanımıştır.

Çok küçük yaşlarda anne ve babasını kaybeden Celâl Hoca, dini ilimler açısından Trabzon’un köklü ve tanınan bir ailesine mensuptur. Bundan dolayı temel eğitimini ve hıfzını Trabzon’daki okullarda ve medreselerde ikmal etmiş, bilahare yükseköğrenimini tamamlamak üzere İstanbul’a gelerek Dârulmuallimîn-i Âliyye’ye başlamıştır. Bu okulu bitirdikten sonra Dârulfünûn Edebiyat Şubesi’ne kaydolmuştur. Ancak II. Meşrutiyet’in ilânı ile İstanbul’da huzurun bozulması üzerine öğrenimini yarıda bırakarak bir süre Anadolu’da öğretmen olarak görev yapmış ve ardından tekrar geri dönerek okulunu tamamlamıştır. Talebeliği esnasında Dârülfünûn’daki hocalarından Babanzâde Ahmed Naim, İzmirli İsmâil Hakkı ve Mehmed Âkif gibi isimlerin yakın ilgi ve sevgilerine mazhar olmuştur. Diğer taraftan öğrencilik yıllarında Fatih dersiâmlarından Arap edebiyatı, kelâm ve usûl-i fıkıh sahasında özel dersler almıştır.

İstanbul’daki öğrencilik yılları boyunca Fatih Malta’da, Şekerci hanında kiralık bir odada kalan Celâl Hoca’nın hiçbir zaman cebinde fazla parası olmamıştır. Genellikle birkaç mum ışığında bazen de helâ kandili ışığında ders çalışmış, çoğu zaman bir okka kömürle ısınmak zorunda kalmıştır. Çocukluk çağında yetim kaldığı için ebeveyninin sevgi ve şefkatinden mahrum büyüyen Celâl Hoca, bütün sevgi ve ilgisini kitaplara, okumaya ve araştırmaya yöneltmiştir. Bundan dolayı ne bulursa okuyan bir kişi olmuştur.

1911 yılında Dârulfünûn Edebiyat Şubesiden mezun olunca İstanbul Sultânîsi Arapça muallimliğiyle başlayan öğretmenlik hayatı, muhtelif okullarda Türkçe, edebiyat, felsefe ve mantık öğretmenliği şeklinde yaklaşık 40 yıl sürmüştür. İlim alanındaki yüksek seviyesinin yanı sıra başarılı öğretim metodu sayesinde kısa sürede “Celâl Hoca” namıyla şöhret bulmuş ve nihayet Vefa Lisesinde felsefe hocası iken 1947 yılında emekliye ayrılmıştır.

Ancak “Müslümanın emeklisi olmaz” deyip işe koyulan Celâl  Hoca’nın asıl mücadelesi bu dönemden sonra başlar. Siyasî baskılardan dolayı birçok din âlimi ve muhafazakâr münevverin bir köşeye çekildiği Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk yıllarında,  Celâl Hoca her zaman ve her şartta yapılabilecek işler olduğuna inanmıştır. Bu inançla hareket geçmiş ve klasik ilimleri bildiği kadar modern ilimlerle de mücehhez, asrın ihtiyaçlarını müdrik, tavizsiz fakat müsamahakâr, kafası ve kalbi her açıdan sağlam bir nesil yetiştirme derdine düşmüştür.

Bu itibarla onca yaşına rağmen Ankara’da çalınmadık kapı bırakmayan Celâl Hoca, yoğun bir faaliyet sonucu açılışına önderlik yaptığı ve 1949 yılında Maarif Vekâleti’nce İstanbul’da açılan imam-hatip kursuna müdür ve öğretmen olarak tayin edilir. Fakat bu tip kursların yeterli olmadığını görür ve bunların orta dereceli okullar haline getirilmesi gerektiği kanaatine varır. Bu konuyla ilgili olarak daha sonra başta dönemin Maarif Vekili Tevfik İleri olmak üzere birçok yetkiliyle görüşmeler yapar ve sonuçta İmam-Hatip okullarının açılması yönündeki kararda önemli rol oynar. Celâl Hoca, 17 Ekim 1951 tarihinde öğretime başlayan İstanbul İmam-Hatip Okulu’nun ilk müdürü olur. Daha sonra bu okulların büyümesi ve gelişmesi için her fedakârlığı yerine getirmeye çalışır ve hatta ilerlemiş yaşına rağmen daha sonra İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde de iki yıl ilm-i tevhid ve kelâm derslerini okutur. Zor zamanlara zor işlerin öncülüğünü yapan Celâl Hoca, 21 Kasım 1961’de vefat eder.

Gerçek bir Osmanlı münevveri olan Celâl Hoca, unutturulmaya çalışılan, horlanan ve aşağılanan millî ve mânevî hazinelerimizin yeni nesle aktarılmasında gayretiyle, sabrı ve cefakârlığıyla pek çok hizmet gerçekleştirmiştir. Özellikle Arap edebiyatına vukûfiyetiyle tanınan, buna ek olarak Farsça ve Fransızca bilen, İslâmî ilimler yanında Batı kültürünü de yakından incelemiş bir din âlimi olan Celâl Hoca, felsefe, kelâm ve İslâm felsefesi alanlarında da iyi yetişmiş, bu konularla ilgili olarak Arapça ve Fransızca’dan bazı tercümeler yapmıştır. Resmî derslerinin yanı sıra Beyazıt’ta evinin yakınındaki Soğanağa Camii’nde cumartesi günleri altı yıl süreyle İmam Gazzâlî’inin muhalled eseri “İhyâu Ulûmi’d-dîn”i okutmuştur.

Celâl Hoca’nın, tabiatındaki aşırı titizliği, okuduğu ve yazdığı her kelime üzerinde duruşu, her noktada kaynak eserleri uzun uzadıya tahkik edişi gibi hususiyetlerinden dolayı birkaç makale dışında herhangi bir eser yazmadığı ifade edilmiştir. Ancak onun en büyük eseri, plan ve projesiyle, devlete kabul ettirişiyle, inşa ve halka mal edilişiyle, başta İstanbul İmam-Hatip Okulu olmak üzere, bu okulun şahsında bütün İmam-Hatip okullarıdır.

Yakından tanıyanların ifadesine göre onu her tanıyan, onunla her temas eden, ona bir şeyler borçlu olurdu. Onun yanından hiçbir şey almadan ayrılmak mümkün değildi. Ya ilminden, ya faziletinden ya da imanından veya bunların hepsinden mutlaka bir şeyler verirdi. Buna göre onun hayatını esas itibariyle üçe ayırmak gerekir: Ya okumak, ya okutmak ya da konuşmak... Dolayısıyla bize göre onun bu hayat tarzı Peygamber Efendimiz’in “Ya öğrenen ol, ya öğreten ol, ya dinleyen ol ya da ilmi seven ol. Sakın beşincisi olma yoksa helak olursun” sözüne gayet uygun düşmektedir.  

Çok titiz ve disiplinli olduğu söylenen Celâl Hoca, her işini planlı ve programlı yapmaya çalışırdı. Derslerinde ve metodunda taviz vermez bir yapıya sahipti. Ancak biraz da sertti ve bu, Kur’ân dili olan Arapça’ya duyduğu saygıdan kaynaklanıyordu. Cahiliyye devri Arap edebiyatına vakıf olan Hoca’nın ezberinde beş bin beyit bulunduğu ifade edilmiştir. 

Şarkı da garbı da her yan ve yönüyle iyi bilmeyenlerin miyop olacaklarını ve gözlerinin önünü bile göremeyeceklerini söyleyecek kadar ufuk sahibiydi. Bu nedenle Batı felsefesini kendi öz kaynaklarından okumak için tıpkı Elmalılı Hamdi Yazır gibi kendi çabalarıyla Fransızca öğrenmişti.

Çocukken bir ramazan günü camiye giden ve mukabeleye denk gelen hoca, Hâfız efendinin okuduğu Kur’ân’dan çok etkilenir ve şu duayı eder: “Ya Rabbi! Eğer bana kitabının dilinden anlamayı nasip edersen, ölünceye kadar bu dininin dellalı olacağım ben!” Nitekim hayat sürecine bakıldığında, çocukluğunda Rabbine verdiği bu söz doğrultusunda hayatını tanzim etmeye çalıştığı görülür.

Talebelerine “Asrın ihtiyaçlarını müdrik, şarkı ve garbı iyi bilen münevver kimseler olarak yetişmelisiniz. Dindar görüneceğiz diye mutaassıp olmayın! Aydın desinler diye dinden taviz vermeyin” diye nasihat eden Celâl Hoca, kendisine sunulan makam ve mevkilere pek itibar etmemiştir. Bu çerçevede bir dönem başbakanlık da yapmış olan ve Celâl Hoca’nın medreseden arkadaşı olan Şemseddin Günaltay, bir gün Beyazıt’ta Celâl Hocayla karşılaşınca ona mason olmayı teklif ederek ortaokullarda ve liselerde sürünmek yerine üniversiteye geçmesini teklif etmiştir. Ancak hiçbir şekilde eğilip bükülmeyen hoca “Bu yaştan sonra cehenneme seccade seremem” diyerek tepki göstermiştir.

Hem imam-hatip okullarının kurulması ve gelişmesinde hem de günümüzün önde gelen İmam-Hatip ve İlahiyat kökenli pek çok düşünce ve fikir insanının yetişmesinde doğrudan veya dolaylı olarak pek çok katkısı bulunan Celâl Hoca’nın ve isimleri pek bilinmeyen nice öncü ve önder şahsiyetin daha yakından tanınması ve tanıtılması bizler için bir vefa borcudur. Onların hizmetlerinin ve çileli bir dönemde değerlerine sahip bir gençlik yetiştirme mücadelelerinin hangi aşamalardan geçerek bugünlere uzandığının bilinmesi yine bizle için oldukça yetiştirici ve ibret verici olacaktır.

Kaynakça
1-Ali Fuat Başgil, Celâl Hoca: Hayatı ve Şahsiyeti, Yağmur Yayınevi, İstanbul 1962.
2-Mustafa Özdamar, Celâl Hoca, Marifet Yayınları, İstanbul 1995.
3-Hüseyin Yorulmaz, Bir Neslin Öncüsü Celâl Hoca, Hat Yayınevi, İstanbul 2013.
4-Emin Işık, Celâlettin Ökten, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, VII, 241-242.


 

Bu yazı toplam 1272 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar