1. YAZARLAR

  2. M. Ali Özer

  3. Çıkar Yol
M. Ali Özer

M. Ali Özer

Yazarın Tüm Yazıları >

Çıkar Yol

A+A-

Kalabalık.... Karanlık…Bağırışmalar….Karşılıklı atışmalar… Kimse kimseyi dinlemiyor… Herkesin bir fikri var ama ortak bir fikir yok. Karar vermek lazım fakat ne mümkün. Karşılıklı suçlamalar. “Senin yüzünden…” cümleleri havada uçuşuyor… Biri “sürelim” diyor. Birisi “evet buradan çeksin gitsin” diyor. Birileri:“Onun kovulması gittiği yerde yeni bir güç haline gelmesine sebep olabilir” diyerek karşı çıkıyor. O zaman “hapsedelim” dedi birileri. Hapsedilirse akrabaları şehirde karışıklık çıkarabilirdi. Bu görüş de reddedilmişti hemen.

Bu arada birden kapı gıcırdayarak açıldı. İçerinin karanlığı kalpleri kararttığı gibi gözleri de karartmıştı. Bir adam belirdi kapıda… Dışarıdaki güneş adamın arkasından yansıyor gözleri alıyordu. Kimse seçemedi kim olduğunu. Adam içeri girdi yavaşça. Simsiyah giyinmişti. Kimsenin tanımadığı bir adam… Meraklı bakışlar üzerinde… Başköşeye oturdu. Biraz sonra tartışmalar tekrar başladı. Herkes birbirine bir şeyler anlatma telaşında. Adam, bir müddet söylenilenleri dinledi. Atılan fikirlere mutlaka bir yorum yapıyor ve hiç birini beğenmiyordu.

Orada biri daha vardı. Konuşmaları dinliyor fakat hiçbir şey söylemiyordu. Neden sonra karanlığın içindeki en karanlık insan karanlık kalbindeki karanlık fikrini gururlu bir edayla “Benim bir fikrim var. Bu fikir hiç birinizin aklına gelmedi” diyerek açıklayıverdi. Orada bulunanların hepsinin başları ona dönmüştü bir anda. Söyle bakalım dediler nedir bu hiçbirimizin aklına gelmeyen fikir. Kini gözlerinden okunuyordu. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Yüksek bir sesle fikrini açıklıyordu ve diyordu ki: “Bütün kabilelerden birer genç seçilmeli ve bu gençler evin etrafını sarmalı dışarı çıktığında bütün kılıçlar sanki tek bir kılıçmış gibi aynı anda kalkmalı ve aynı anda inmeli. Oracıkta işi bitirilmeli”  Amaç belliydi. Böylece hiç kimse ve hiçbir kabile tek başına suçlanmayacak kendisine kan davası güdülemeyecekti. Siyahlı adam aniden yerinden fırladı… “Evet işte bu adam en iyisini söyledi” dedi. Bu fikir herkesin hoşuna gitmişti. Hiç itiraz eden olmadı.

Fikri ortaya atan Cehaletin babası Ebu Cehil’di. Fikri destekleyip sevinç narası atan şeytanın ta kendisiydi. Müşrikler Dâru’n-Nedve denilen Mekke’nin önemli kararlarının alındığı o zifiri karanlık evde toplanmışlardı. Evet, ev karanlık, kalpler kaskatı, fikirler örümcekliydi. Amaç, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ‘i, yani rahmet elçisini, iki cihan güneşini yok edip kendi bataklığında boğulmaya devam etmekti. Kararlıydılar onu öldüreceklerdi.

Bu esnada Cebrâil geldi ve:“Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzakları boşa çıkaranların en hayırlısıdır”( Enfal Suresi 8/30) ayetini indirdi. Kendisine hicret izninin verildiğini bildirdi. 

Durum bu kadar kritik olmasına rağmen Peygamber Efendimiz Hz. Ali’yi çağırıp dışarda kendisini öldürmek isteyen kişilere ait olmakla beraber kendisine emanet edilen şeylerin sahiplerini tek tek anlatarak “bunu falancaya, şunu filancaya bunu da falancaya ver…. Unutma... Tamam mı evladım…” diye sıkı sıkı tembihliyordu Hz. Ali’yi. Çünkü o Muhammed’ül Emin’di. Hz. Ali’ yatağına yatırdı. Ve çıktı gitti…

Bu arada dışarda hazırlıklar devam ediyordu. Avına hissettirmeden sinsice yaklaşan yırtıcı bir yaratık gibi gençler evin etrafını sarmaya başlamışlardı bile. Ebu Cehil boş durmuyor gençleri cesaretlendirmeye çalışıyor, işini sağlama almak istiyordu. Bir taraftan da Peygamber Efendimizle onun getirdiği Kur’an-ı Kerimle alay etmeyi de ihmal etmiyordu. Ebu Cehil “Muhammed diyormuş ki; eğer siz ona tabi olur, onun emrine girerseniz, Arapların ve acemlerin mülklerinin hepsi sizin olacakmış. Öldükten sonra diriltilip Ürdün bahçeleri gibi güzel cennetlere girecekmişsiniz. Ama ona tabi olmazsanız ve dediklerini yapmazsanız, cehenneme girecekmişsiniz. Böyle gözü pek milleti emniyette olsun diye canını hiçe sayan güçlü kuvvetli kahraman gençler cehenneme mi gidermiş” diyor, bir taraftan da gülüyordu…

O esnada Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) kapıda belirdi. Uzaktan olup bitenleri izleyen bir kişiden başka hiç kimse onu görmüyordu. Allah Rasulü Ebû Cehil’e hitaben: “Evet bütün bunları ben söylüyorum. Bana inanmayarak cehennemde yanacaklardan birisi de sensin” diyerek yerden bir avuç kum alıyor Yasin suresinin baş kısmındaki ayetleri okuyarak gençlerin üzerine serpiyor, yanlarından geçip gidiyor ve onların ruhu bile duymuyordu.

Uzaktan izleyen adam yanlarına geldi: Siz ne yapıyorsunuz? Muhammed yanınızdan geçti gitti… dedi.  İçeri daldılar hışımla baktılar ki Hz. Ali… Kızdılar bağırdılar ama olan olmuştu. İş işten geçmişti. Sağa sola koştular ama faydasız. Ona buna sordular ama gören yok… Çünkü Allah, Rasulünün destekçisiydi. Rasulü de O’na tam olarak güvenmişti…

Karanlığın en koyu olduğu zaman, güneşin doğuşuna en yakın olan zamandır. Rasulullah (s.a.v.)’in bu zor anları İslam güneşinin Medine’den yükselmesinin vesilesi olmuştur. Hayatta yaşadığımız sıkıntılar zirveye ulaşmışsa her şey üzerimize üzerimize geliyorsa bilelim ki güneşin doğması yakındır. Aydınlık ve ferahlık ayak seslerini duyurmuştur bizlere inşallah. Yeter ki biz Allah’a güvenmeyi bilelim. Zira sıkıntı peygamberler mesleğidir. Vatan Şairi Akif’in dediği gibi: 
Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol...

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!

Cumanız Mübarek olsun. Allah’a emanet olun.

Bu yazı toplam 1198 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.